“Avrupa’da infaz timi” iddiası: Alman hükümetinden açıklama bekliyoruz!

BASIN AÇIKLAMASI

Erk Acarer saldırısı tüm boyutlarıyla aydınlatılsın: Almanya’daki Türkiye kökenli gazeteciler hedefte mi? 

Federal Almanya’nın başkenti Berlin’de alçakça bir saldırıya uğrayan gazeteci Erk Acarer olayından kısa bir süre önce Hollanda’da gazeteci Peter R. De Vries’in sokak ortasında başından vurulması, Avrupa’da özgür basına yönelik saldırıları da gündeme taşımış oldu. 

Demokrasinin ve basın özgürlüğünün beşiği olarak bilinen Almanya gibi Avrupa ülkelerinde gazetecilere yönelik meydana gelen peş peşe saldırıların yankısı sürerken ortaya serilen son iddialar, tartışma ve endişeleri daha da alevlendirdi.

Gazeteci Ahmet Nesin, İngiltere, Almanya ve Hollanda’da bulunan kişilere karşı eylem yapılmasıyla ilgili bir mektubun İngiltere’de yakalandığını iddia etti. 43 kişilik bir listeden söz eden Nesin söz konusu listede gazetecilerin, subayların ve akademisyenlerin yer aldığına dair iddialara dikkat çekti. 

Saldırıya uğradıktan sonra görevine dönen gazeteci Erk Acarer’in hazırladığı ancak bu hafta sunmadığı “Haber Peşinde” programının ikinci bölümüne konuk olan Artı Gerçek yazarı ve ARTI TV programcısı Ahmet Nesin’in suç duyurusu gibi iddialarına yönelik olarak Berlin’den ise henüz hiçbir açıklama gelmedi.

Kısa bir süre sonra ise sosyal medyada “Jitemkurt” adlı bir hesap, infaz timinin listesinde yer alan isimleri içeren bir paylaşımı Instagram’da yayınladı. 

O listede kimler yok ki… Can Dündar, Erk Acarer, Ahmet Nesin, Cevheri Güven, Ferhat Tunç…

Avrupa’nın göbeğinde Türkiye’nin saygın bir gazetecisine arkasında “infaz” kuşkusu bulunan bir saldırı gerçekleştiriliyor. Hemen sonrasında yine Türkiye’nin bir başka saygın gazetecisi 43 kişilik infaz timi listesini dillendiriyor. 

Son olarak da sosyal medyada Jitemkurt ya da Jitemer gibi hesaplar, hedef gösterir gibi  gazetecilerin adlarını vererek infaz edilecekler listesi paylaşıyor. 

Avrupa’da görev yapan Türkiye kökenli gazetecilerin örgütlendiği Avrupa Türk Gazeteciler Birliği (ATGB) olarak Alman hükümetinden tüm bu iddialar karşısında acilen ve detaylı bir açıklama yapmasını talep ediyoruz. 

Bu iddiaların değerlendirmeye alınıp alınmadığını öğrenmek, hakkımızdır. 

Yine Erk Acarer saldırısının da tüm detaylarıyla aydınlığa kavuşturulmasını talep ediyoruz. 

Türkiye’deki siyasi krizin ve korku ikliminin yansımalarını bundan sonra Federal Almanya Cumhuriyeti’nde de tecrübe etmemek için resmi makamlar acaba ne tür önlemler alıyor? Ya da alıyor mu?

Almanya’daki Türkçe medya ve Türkiye kökenli gazeteciler tehdit altında mı? Evetse, bu tehlikenin boyutları nedir? Söz konusu infaz timi iddiaları ve öldürülecek gazeteciler listesi eğer doğruysa, Alman hükümeti bu yönde nasıl tedbirler aldı?

ATGB olarak Berlin’den ivedilikle konuyla ilgili net ve somut bir açıklama talep ediyor, Erk Acarer ve ailesine ise geçmiş olsun ve dayanışma dileklerimizi iletmek istiyoruz.

ATGB Yönetim Kurulu

PETER R. DE VRİES SALDIRISININ AYDINLATILMASI AVRUPA BASINININ NAMUSUDUR!

BASIN AÇIKLAMASI

AVRUPA’DA BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNE VE ARAŞTIRMACI GAZETECİLİĞE AĞIR DARBE

Araştırmacı gazeteciliğiyle organize suç örgütlerine savaş açan Hollanda’nın en saygın gazetecilerinden Peter R. de Vries’in  sokak ortasında başından vurulması tüm üyelerimizi ve Avrupa’da görev yapan Türkiye kökenli gazetecileri de derin bir şekilde sarsmıştır. 

Sayın de Vries’in en kısa zamanda sağlığına kavuşmasını diliyor, kendisine ve ailesine geçmiş olsun dileklerimizi iletmek istiyoruz. 

64 yaşındaki de Vries Amsterdam’da bir televizyon stüdyosundan çıkarken vurularak ağır yaralandı.  Avrupa’nın göbeğindeki bu hain ve alçakça saldırı kıtadaki basın özgürlüğüne ve araştırmacı gazeteciliğe ağır darbe indirmiştir. 

Mega dava olarak ün salan “Marengo” davasının baştanığı Nabil B.’nin güvendiği ve çok önemli bilgileri paylaştığı gazeteci de Vries’in ne yazık ki bir mafya infaz eyleminin kurbanı olduğu ise çok açıktır.  

Basında çıkan haberlere göre “Marengo davasının baş sanığı Hollanda’daki yeraltı dünyasının en tehlikeli mafya babalarından Ridouan Taghi. Devasa boyutlarda olduğu ileri sürülen cinayet davasında on yedi sanık yargılanıyor. Gazeteci Peter R. de Vries’in Marengo’da organize suça karşı açılan davada kilit tanık Nabil B.’nin sırdaşı olduğu belirtiliyor.”

ATGB olarak meslektaşımız Peter R. de Vries’e ve dolayısıyla özgür basına, eleştirel gazeteciliğe yönelik bu korkakça ve alçakça saldırının aydınlatılmasını ve faillerinin en ağır suçlarla yargılanmasını talep ediyoruz. 

Çünkü Avrupa’daki basının namusunun temizlenmesi ancak bu “mafya infazını” akıllara getiren saldırının tüm katmanlarıyla gün ışığına çıkarılması ile mümkündür.

ATGB Yönetim Kurulu

Avrupa’ya göç eden gazeteciler: Gelenlerin buradakilerle ilişkisi zayıf

Göç eden gazetecilerin Avrupa’daki Türkiye kökenli gazetecilerle ilişkilerinin zayıf olduğuna işaret edildi. ATGB toplantısında Türkiye’deki gibi Avrupa’da da popüler olmayan gazetecilerin ayakta kalabilmek için daha çok mücadele etmesi gerektiği vurgulandı. 

Avrupa Türk Gazeteciler Birliği’nin (ATGB) dijital olarak gerçekleştirilen “Dünden Bugüne Avrupa’daki Türkçe Medya  I. Dijital Sempozyumu”nun son bölümünde “Türkiye’den Avrupa’ya yerleşen gazetecilerin durumu” tartışıldı. 

ATGB Belçika Temsilcisi Fikret Aydemir’in (Brüksel) yönettiği ve Birliğin YouTube kanalında gerçekleşen dijital toplantıya, Yaşanacak Dünya’dan Ayşe Eğilmez (Stuttgart), Sol Haber’den ATGB İrlanda Temsilcisi Çağdaş Gökbel (Dublin), Diem–Gündem Avrupa’dan Rachel Hebun Aden (Stuttgart) ve gazeteci-yazar ATGB kurucu üyesi Osman Çutsay (Frankfurt) konuşmacı olarak katıldı. 

Avrupa’ya geliş öykülerini de anlatan gazeteciler Türkiye’de bazı kırmızı çizgilere dokunulduğunda cezalandırılmayı, işten çıkarılmayı, cezaevine atılmayı, saldırılmayı da göze almak zorunda kalındığına, ezilenlerin sorunlarına ise ana akım medyada yer verilmediğine işaret ettiler. Göç eden gazetecilerin Avrupa’daki Türkiye kökenli gazetecilerle ilişkilerinin zayıf olduğunu, Avrupa’daki Türkiye kökenli gazetecilerin birlikte hareket etmesi gerektiğini belirten gazeteciler, ancak önce ilkesel olarak kimlerle birlikte yürüneceği konusunun net bir şekilde ortaya konulmasını isteriler. 

Gazeteciler, Türkiye’deki gibi Avrupa’da da popüler olmayan gazetecilerin ayakta kalabilmek için daha çok mücadele etmesi gerektiğine işaret ettiler. Facebook’tan canlı yayınlanan sempozyumda öne çıkanlar şöyle:

“GAZETECİLİK HİÇBİR ZAMAN ÖLMEZ”

Yaşanacak Dünya – Ayşe Eğilmez

Türkiye’de yaklaşık 20 basın davam vardı ve bu yüzden 15 yıl önce Almanya’ya gelmek zorunda kaldım. 5,5 yıllık cezaevi sürecim var. Sağlık sorunlarımdan dolayı bırakıldım. Sonra yeniden tutuklama kararı çıkınca yurtdışına çıktım. Boğaziçi mezunuyum. Alman demokrat kurumlarını takip etmeye çalıştım. Üniversitede okurken 1992 ve 94’te Alınteri’nin sahibi ve yazıişleri müdürüydüm. Savcılar gazeteyi gözümüzün önünde satır satır çize çize suçlamaları hazırlıyorlardı. O dönemde de öğrenci hareketi güçlüydü. Türkiye’de bir mücadele geleneği var. 

Basın konseyinin “Bunlar gazeteci değil” dediği, parasız çalışan gazeteciler vardı. Üstüne para verip çalışıyorduk. Şimdi yeniden ona benzer şeyler yaşanıyor. Türkiye’de her zaman bir direniş geleneği oldu. İşsizler ordusuna katılan ve direnen gazeteciler var ülkemizde, hiçbir zaman gazetecilik ölmez. 

Bazı kırmızı çizgilere dokunduğunda cezalandırılmayı, işten çıkarılmayı,  cezaevine atılmayı, saldırılmayı da göze almak zorunda kalıyorsunuz. Ezilenlerin sorunlarına hiçbir zaman ana akım medyada yer verilmedi. Verdi’nin publik yayınında yazdım. Alınteri, Yaşanacak Dünya’ya daha çok yazdım. 

“HALKLA İLETİŞİM İÇİNDE OLMALIYIZ”

Ezik bir psikoloji değil de buranın yerli halkı ile birlikte iletişim içinde olmak için dili iyi öğrenmek gerekiyor. Demokratik kurumlarıyla birlikte çalışıyoruz. Kendi içimize kapalı kalamayız. Sendikada çalışmak gerek. Cezaevindeki gazetecilerle dayanıştık, stant açtık, mektup gönderdik. 

Burada kendimi yabancı hissetmiyorum. 

“ALMANYA’DA DA GAZETECİLER İŞTEN ÇIKARILIYOR”

Almanya’da da gazeteciler işten çıkarılıyor. Kadrolu gazeteciler az. Serbest çalışan gazeteci çoğaldı. Bu da sendikanın gücünü kırıyor. Kendisi gerileyen süreç içindeyken göçmen gazetecilere de yeterince sahip çıkamıyor. Türkiye hakkında habercilik yaparken yüzümüzü esasında buraya dönmeliyiz. İnsanlarımız burada yerleşik, gelecekleri burada. İnsanımıza bilgi vermemiz gerekiyor. Buradaki insanımızı bilgilendirmek ve ihtiyaçlarına cevap vermemiz gerekiyor. Hâlâ yaşadıkları ülkenin dilini bilmiyorlar, buralarda devreye girmemiz gerekiyor. Gelecekte çokdilli gazeteler yayınlar olabilir. 

“YA KAMUNUN YA DA SERMAYENİN GÖZCÜSÜ OLACAKSINIZ”

Sol Haber – ATGB İrlanda Temsilcisi Çağdaş Gökbel

İlk olarak Antalya’da yerel basında çalışmaya başladım. Kitaplarla ilişkilerim bu mesleği seçmeme neden oldu. Akademik olarak da elimden geleni yapmaya çalıştım. Sermayenin ve toplumun biçtiği bir rol var. Ya kamunun ya da sermayenin gözcüsü olacaksınız. Bu noktada gri bir alan olduğunu düşünmüyorum. Bu bağlamda da göç olgusunu ele alabileceğimizi düşünüyorum. Tayfun Talipoğlu ile Gezi olaylarını yıldönümünü konuşuyorduk. Güneydoğu Anadolu’da basında yer almasa da çok korkunç şeyler yaşandı içsavaş yaşandı. Toplarla tüfeklerle tanklarla girdiler. Ankara katliamında arkadaşımı kaybettim. Çok sevdiğim insanlarla cezaevinde röportaj yapmak beni çok üzüyordu ama güçlendirdi.  

“İRLANDA’DA SENDİKA DESTEK VERMEDİ”

Karanlıkta kalan şeyleri araştırmaya çalışırım. Kürt halkının sorunlarına ne kadar eğiliniyor ne kadar yazılıp çiziliyor? İrlanda’da bir sene sürdü sendikaya üye olmam. Üye olduktan sonra desteklere açığım sandım. Sendika bugün bana “hukuki destek veremeyiz” diyor. Sendikanın ilgi alanına girmiyormuş. Basın sendikası bunu nasıl söyleyebilir, hâlâ anlamış değilim. Adalet Bakanlığı’na kadar ulaştım. İrlanda’nın en kritik sürecini Türkçeye çevirdim ve gazetelerde yayınladım. İrlanda’da bir yerel gazeteye röportaj verdim, sosyal medyada linç edildim. İrlanda’nın kuruluş kodlarını yeniden hatırlattığım için gazete bana teşekkür etti. Ben buraya geldim vites attım. Kaçtı laflarını ise kabul etmiyorum. Evlerinden atılanların hikâyelerini yazıyorum. Şu anda Türkçe, ileride İngilizce de yazacağım. 

“IRKÇILARLA,  İSLAMCILARLA ÇALIŞMAM”

İlkesel olarak kimlerle birlikte yürümeyeceğimizi net bir şekilde ortaya koymamız gerekiyor. Irkçılarla, İslamcılarla, Fethullahçıyla çalışmam. Gazetecilerin işi acı çeken insanların meselelerini kamuoyuna taşımaktır. Gazeteciler arasında kast var. Tutuklanan bazı gazeteciler cayır cayır konuşuluyor, mazlum gazeteciler hiç konuşulmuyor. Bu beni çok tedirgin ediyor. Demek ki, popüler değilsem maddi tarafım belli bir düzeyde değilse kamuoyuna anlatılamayacağım.  

“DAYANIŞMA AĞI ŞART”

Bizim bir dayanışma ağı kurmamız çok önemli. 

Burada da aynı şey oluyor. Ben buraya geldiğimde benimle iletişime geçmelerini bırak, ben onlarla iletişime geçmek için neler yaşadım. Sendikayla, siyasi partiler benden kaçabildiğince kaçtılar. Yıldırmak ve iletişim ağından kurtulmak için. 

“ADIMI KENDİM KOYDUM”

Diem – Gündem Avrupa Rachel Hebun Aden

Bu ismi kendime koymak yıllarımı aldım. Trans kadın olarak aranızdayım. Türkiye’de beni Mehmet Lütfi Özdemir olarak tanıyorlardı. Biz göç eden gazeteciler için çok önemli bir buluşma. 2017 anayasa referandumunda sonra Türkiye’den ayrıldım. Yenilgiyi kabul ederek 2017’de Almanya’ya mülteci olarak yerleştim. Kısa bir süre içinde de oturumumu aldım. Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan yüzlerce gazeteciden biriyim.

“KENDİMİ GEZİ KUŞAĞI OLARAK TANIMLIYORUM”

Kendimi Gezi kuşağı olarak tanımlıyorum. Barışın, eşitliğin, özgürlüğün, demokrasinin yerleşmesini istediğimiz gerçekliği üzerinden konuşmak istiyorum. Türkiye’de adalet, hukukun üstünlüğü gibi değerler adeta ayaklar altına alındı. 2015 seçimlerinden sonra AKP iktidarını kaybetmemek için neleri göze alacağını, sınırını görmeye başladık. 

Ben de gazeteci olarak görev yaparken Suruç katliamından yaralı kurtuldum. Fotoğraflarını çektiğim insanların gözlerimin önünde paramparça olması bende travma yarattı. “Hiçbir düş yarım kalmayacak” adlı bir kitap yazdım. Yalanlar üzerinden beslenen iktidarı, yanlış bir anlayışla sunulmaması için yazdım.

“REFERANDUM SONRASI ALMANYA’YA YERLEŞTİM” 

2016’daki anayasa referandumundan sonra da ayrıldım. Türkiye bugün basın ve ifade özgülüğü ve hukukun üstünlüğü insan hakları konusunda sınıfta kalmış durumda. İnsanlar açlık ve korku içinde yaşamaya çalışıyor. Türkiye’de yüzlerce gazeteci cezaevinde, sayısız yayın kapatıldı. Savaş suçuna karışmamış gazetecilerle dayanışma içindeyim. İktidara biat etmeyen, itaat etmeyenlerdeniz. Türkiye’de gazetecilik Erdoğan rejiminin kontrolünde. 

MÜLTECİ GAZETECİLER İNİSİYATİFİ

Mülteci Gazeteciler İnisiyatifi kurmuştuk savaş ve insanlık suçlarına bulaşmamış gazetecilerden oluşuyordu. DJV bizi Heidelberg’de bir buluşmaya davet etti, 2018’de Düsseldorf’da Can Dündar’ın da katıldığı bir buluşma gerçekleştirdi. DJV ile Stuttgart’ta toplantılarımıza devam ettik. Yol kat etmiştik ancak pandemi nedeniyle toplantılar da kesildi. 

Mülteci gazetecilerin inisiyatif alarak ilerlemeleri çok önemli. Basın sendikaları ve örgütlerle temasta olmak çok önemli. Hepimiz aynı yerden vurulduk, demokrasiyi, insan haklarını barışı öncelediğim için. Bu nedenle gazetecilerin daha çok bir araya gelmeye ve dayanışmaya ihtiyacı var. İletişimi güçlendirmek gerekiyor. Belli ilkeler çerçevesinde birleşmek gerekiyor. Almanya’da 200’e yakın mülteci gazeteci var. Göç eden gazeteciler burada kendilerini güvende hissediyorlar.

“MUHALİFLER ALMANYA’DA TEHDİT ALIYOR”

Muhalifler Avrupa’da da tehdit almaya devam ediyorlar. İslamcı faşistlerin Avrupa’da ciddi yapılanmaları var. Avrupa’nın göbeğinde ölüm tehditlerine maruz kaldığına tanık oluyoruz. 

Mülteci sorunu, kadın şiddeti, LGBTİ, çocuk tacizi bu konular bu haberler ilgimizi çekiyor mu, bunlar bizi birleştiriyor mu? Bulunduğumuz yere ışık düşürebiliyor muyuz? Almanya’nın kendi kültüründe de sorunları var. Kadınlar erkeklerle aynı işi yapmasına rağmen ücretlerde yüzde 35’e kadar fark var. Bunları sorgulamak gerek. Almanya’da 50’li yıllarda kadın banka hesabı açamıyordu, 68 hareketi olmasaydı evinize erkek sinek sokamazdınız. Irkçı parti AfD hâlâ kadının yeri mutfaktır, çocuk baksın, diyor. 

“BİR MİLYON TAKİPÇİNİZ VARSA SİZİNLE İLGİLENİYORLAR”

Aynı gericiliğe yüksek sanayi ülkelerinde de rastlıyoruz. Burada popüler gazeteciyseniz, 1 milyon takipçiniz varsa sizinle ilgileniyorlar. 

Birilerinden bir şeyler beklemek yerine bizim kapıları zorlamak gerekiyor. Buralı gazetecilerin göç eden gazetecilerle iyi bir ilişki içinde olmadığını düşünüyorum. 

“İLERİCİLİĞİN PARÇALARIYIZ”

Gazeteci – Yazar – ATGB Kurucu Üyesi Osman Çutsay

100 150 yıllık ilericiliğin parçalarıyız. Derdimiz Türkçe ve Türkiye. Arkadaşlarımızın çıkış hikâyeleri birer kitap olabilir. Hiç sesleri çıkmadı, çok iyi para kazandılar. Celal Başlangıç, Ahmet Nesin ve Can Dündar’la aramızda dünyalar var, ancak haklılar. Adamların canına kast edildi. Peki Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan neden gitmiyor. Neden Uğur Mumcu’nun oğlu değil de Barışlar temsil ediyor Uğur Mumcu geleneğini? Bu insanlar buraya geliyorlar, iyi de neden geliyorlar? 

“YÜK MÜ ZENGİNLİK Mİ?”

Yük olarak mı, zenginlik olarak mı geldiler? Ne yapmayı düşünüyorlar? Güçleri var mı, peki talep var mı? Türk modernizmi Avrupa aydınlanmasının parçası. Biz radikal bir laik hareketiz. Ne yapacaklar, neyi beğenmiyorlar? 

Bütün bir kuşak değişti. Barış Terkoğlu gitmiyor, yine içeri girerim diyor. Nâzım, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Behice Boran, Mahir, Deniz rengi taşıyorlar 

Aydın gittiği yerlerden bir şeyler getiren insandır. Avrupa’ya geldiler, buraya ne getirdiler ve Türkçeye ne getirecekler?  Göreceğiz.

“ÇOK KÖTÜ BİR İLİŞKİ VAR”

Örnek olsun: Bakın, İmran Ayata, Türkçeye de Almancaya da hâkim bir yazardır. O bir süre önce yazmıştı: Türkiye’den gelenlerle buradaki Türkiye kökenliler arasında çok kötü bir ilişki var; daha doğrusu bir ilişkisizlik, beğenmeme, hatta aşağılama ilişkisi var. 

Avrupa’nın en büyük dili Türkçe. Batı Avrupa’da 5,5 Türkiye’de belki 87 milyon… Azerbaycan, İran Azerbaycanı vs. var. Bütün buralarda 100 milyonun üzerinde Türkçe konuşan insan var. Ne yapacaksın?

“CAN DÜNDAR’A BEL ALTI VURUŞLA GİTMEMEK GEREKİR”

Bu noktadan sonra başka sorular sormak gerek. Erdoğan rejimi ile derdi var. Muhaliflik rolü oynuyorlar. Buna rağmen Can Dündar’ın üzerine bel altı vuruşla gitmemek gerekir. Ahmet Nesin, Can Dündar ve Celal Başlangıç tamamen Türkiye ilericiliğini karşılarına alan insanlar. Ama Türkiye’den çıkma nedenlerini tartışamayız. Bir de şunu hatırlatmak isterim: İsteseniz de istemeseniz de, böyle karşısınıza aldığınızda, yani Kemalizm’e saldırırsanız sosyalizme saldırmış oluyorsunuz. Çok sorunlu alanlar bunlar. 

“NEDEN ARTI DEĞER GETİRMEK ZORUNDA OLDUKLARINI ANLATMALILAR”

Türkiye’nin gazetecileri neden Türkçe gazetecilik yapmak istediklerini ve neden artıdeğer, bir katma değer getirmek zorunda olduklarını anlatmalılar. 

Gazetecilik karşı durmayı gerektirir. 

Şunu söylemek isterim: Biz kimsenin yardımına muhtaç değiliz. Bizim kapımızı çalan herkes de bizden her şeyi alabilir. 

YENİ POSTA – FRANFKURT

KAPAK FOTO:  Brad Neathery on Unsplash

RTÜK’ün tarihi ayıbı: Gerçekleri ekran karartarak da gizleyemezsiniz

Avrupa’da görev yapan Türkiye kökenli gazeteciler olarak ülkemizde muhalif seslere yönelik saldırı ve baskıyı kınayan bu kaçıncı basın açıklamamız, bilemiyoruz. 

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nda (RTÜK) alınan kararla Halk TV ve TELE 1’e verilen 5 gün yayın durdurma cezası, Türkiye’deki belki de özgür medyaya artık daha fazla tahammül edilemeyeceğinin bir göstergesi.

Anlaşılan iktidar inisiyatifin muhalefete geçtiğini görüyor ve medyadaki özgür seslerin etkisinin büyüdüğünün de farkında. Yandaş ekranlar baştan sona alay konusudur. Etkisizdir.

Muhalif seslerin etkisi engellenmeye çalışılıyor.

RTÜK’ün ekran karartma cezası şimdiden tarihe benzersiz karalıkta bir sayfa olarak geçti. 

Gerçekleri aktaran basına sansür ve cezalar, ne yazık ki, alıştığımız türden baskılardı, ancak bu son ekran karartma cezası ile RTÜK bir ilke imza atarak Türkiye’de artık basın özgürlüğünün kalmadığını, tamamen kazındığını tüm dünyaya ilan etmiştir.

RTÜK’ün basın-yayın tarihi açısından utanç verici kararı, Türkiye hakkında bir açıklama yapan Sol Parti lideri Katja Kipping’in sözlerini teyit eder nitelikte:

‘Türkiye sadece korona nedeniyle değil, aynı zamanda insan hakları ve demokrasi açısından da bir risk bölgesi. Alman hükümeti buna karşı belirleyici bir tavır almalı. Dışişleri Bakanı Maas’ın perşembe günü Türkiye delegasyonuyla bir araya geldiğinde politik bir dik duruş sergilemesini ve açık bir şekilde şu mesajı vermesini diliyorum: Önce demokrasi! Türkiye demokrasi ve insan hakları için bir kara delik. Cumhurbaşkanı Erdoğan, siyasi muhalefete karşı bir iç savaş yürütüyor.’

Türkiye’deki basına, hak ve özgürlüklere, demokrasiye saldırılar sona erdiği gün, bizler de dünyadaki meslektaşlarımızla göz hizasında görevimizi yapma onurunu yaşayabileceğiz.

Bu inançla, RTÜK’ün elini vatandaşın haber alma özgürlüğünden derhal çekmesini ve kararını geri almasını talep ediyoruz.”

ATGB Yönetim Kurulu

Gazetecilik yaptı, yandaş medya linç etti: Gazeteci Seda Şanlıer’in yanındayız

BASIN AÇIKLAMASI

AKP’nin korona günlerindeki “siyasi şovunu” bozan ve bu yüzden iktidar yanlısı medya ve sosyal medyada aktroller tarafından linç edilen meslektaşımız Seda Şanlıer’in yanındayız. 

İsveç’ten özel jetle getirilen Emrullah Gülüşken’in AKP’ye yakınlığını ifade eden ve ardından AKP’ye yakın basının verdiği şekilde “İsveç’te tedavi edilmeyen Türk” haberinin doğru olmadığını, İsveç’te uygulanan korona virüs tedavi sürecinde herkese aynı davranıldığını anlatan Şanlıer; Tele1 Ana Haber bültenine katıldıktan sonra tehdit ve hakaret yağmuruna tutuldu. 

AKP basınının hedef gösterdiği Seda Şanlıer, gazeteci olarak görevini yapmıştır. Şanlıer, İsveç sağlık sistemine yönelik itham ve iddiaların perde arkasını ve sistemle ilgili gerçeği, mesleği gereği halka anlatmıştır.Meslektaşımızın açık adresi sosyal medyada aleni bir şekilde paylaşılmış ve hedef gösterilmiştir. 

Gerçeğin ve özgürlüklerin peşindeki gazetecileri cezaevlerine kapatan, basın ve ifade özgürlüğü, demokrasi, insan hakları ihlalleri ile dünya gündemine sık sık gelen AKP iktidarı, bu kez de güdümündeki medya kuruluşları aracılığıyla yurtdışında görevini yapan gazetecileri susturmaya çalışıyor. 

Açık adresi yayınlayarak ‘ilgilenen olursa‘ diye hedef gösteren linç kampanyalarının arkasındaki “kirli eller”, eğer Seda Şanlıer’in saçının teline zarar gelirse kanunlar karşısında da ilk hesap verecek adrestir. 

Seda Şanlıer yalnız değildir. 

ATGB gerçeğin peşinden giden ve işi “gazetecilik” olan  tüm meslektaşlarının yanında olmaya devam edecektir.

Avrupa Türk Gazeteciler Birliği (ATGB) Yönetim Kurulu

#gazeteciliksuçdeğildir / Meslektaşlarımızı serbest bırakın

BASIN AÇIKLAMASI

Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan, Murat Ağırel, Hülya Kılınç, Mahir Boztepe, Aytekin Dursunoğlu, Aydın Keser, Ferhat Çelik peş peşe tutuklandılar.Sınırda mültecilerin durumunu takip eden gazeteciler ise gözaltına alındı. Tutuklanan, gözaltına alınan meslektaşlarımızın derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz. 

Halihazırda yerlerde sürünen basın özgürlüğüne son dönemde vurulan ağır darbelerle Türkiye bir kez daha demokrasiden uzaklaştırmıştır. 

Halkın gerçekleri öğrenme  hakkını gasp etmeye çalışan iktidar baskı, tutuklamalar, gözaltılar ile Türkiye’de olup biteni hem kendi halkından hem de dünya kamuoyundan saklayabileceğini sanmaya ve bunun için de gözdağı vermeye ise devam ediyor. Son tutuklamalarla hukuk devleti olmaktan çıktığını ve demokrasiden uzaklaştığını ise adeta ilan etmiştir. 

G9 GAZETECİLİK ÖRGÜTLERİ PLATFORMU’NUN ÇAĞRISINA DESTEK

Avrupa’da görev yapan Türkiye kökenli gazeteciler olarak bizler de G9 Gazetecilik Örgütleri Platformu’nun konuya ilişkin çağrısına destek verdiğimizi açıklıyoruz ve çağrılarına imza atıyoruz: 

“Yetkilileri gazetecilerin görevlerini yapmalarını engellemekten vazgeçmeye çağırıyoruz.

Bir kez daha tekrarlıyoruz, gazetecilik suç değildir, görevlerini yaparken gözaltına alınan ve tutuklanan meslektaşlarımız serbest bırakılmalıdır.“

11 MART ÇARŞAMBA BRANDENBURGER TOR’DA BASIN AÇIKLAMASI VE EYLEM

Avrupa Türk Gazeteciler Birliği (ATGB) 11 Mart 2020 çarşamba saat 13.00’de Berlin Brandenburger önünde tutuklamaları kınamak ve gazetecileirn serbest bırakılması çağrımızı duyurmak üzere  bir eylem gerçekleştirecek ve siyah çelenk bırakacak. 

Avrupa Türk Gazeteciler Birliği (ATGB) Yönetim Kurulu

Foto: www.gundogumu.com

Erdoğan’a hakaret davası: “Memet Kılıç’a beraat istiyoruz”

BASIN AÇIKLAMASI

“Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla yargılananların sayısı uzun süredir binlerle ifade ediliyor.
Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Türkiye Örgütü’nün 2018 verilerine göre bu yönde 53 gazeteci hakkında mahkûmiyet kararı verildi.
Avrupa Birliği ve Venedik Komisyonu raporlarının “yürürlükten kaldırın” tavsiyelerine rağmen söz konusu maddenin kaldırılmadığını söyleyen RSF Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu, “Bu madde Türkiye’de otoriterliğin sembollerinden birisi” görüşünde.

“ÇOK DOĞRU! ADALETİN OLMADIĞI YER OKSİJENSİZDİR”
Buna karşılık, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan partisinin 19’uncu dönem Siyaset Akademisi’nin açılış töreninde rahatlıkla “Adaletin olmadığı yer oksijensiz dünya gibidir” diye konuşabiliyor.
Türkiye’de siyasetçiler de “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlaması nedeniyle yargılanıyor. Ana muhalefet lideri Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu konuyla ilgili hakkında en çok dava açılan siyasetçi olurken, halen tutuklu bulunan Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın hakkında da kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle açtığı dava bulunuyor.

HAKKINDA DAVA AÇILAN İLK ALMAN SİYASETÇİ
Cumhurbaşkanına hakaret söz konusu olduğunda Türkiye’de hukuktan uzak kararlar verilmeye devam ediyor. “Cumhurbaşkanına hakaret” davalarından artık Alman siyasetçiler de payına düşeni alıyor. Hakkında “Cumhurbaşkanına hakaretten” dava açılan Memet Kılıç, bu “unvanla” tarihe geçen ilk Alman siyasetçi.
Alman Meclisi eski milletvekili Memet Kılıç’ı hedefe oturtan siyasi dava, AKP iktidarının yurtdışındaki muhalifleri de susturmak için elinde tuttuğu bir koz olarak karşımıza çıkıyor. Aynı zamanda Almanya’daki Türkiye kökenli politikacılara bu eşi benzeri olmayan dava ile gözdağı verilmek isteniyor.

TÜRKİYE’NİN İMAJINA BİR AĞIR DARBE DAHA
Alman hükümetinin de Memet Kılıç’a destek vermek üzere devreye girdiği bu utanç davası Türkiye’nin imajına bir kez daha ağır bir darbe vuruyor.
Bu basın açıklaması ile Alman siyasetçi Memet Kılıç hakkındaki “Cumhurbaşkanına hakaret davasından” dolayı duyduğumuz utancı kamuoyuna duyuruyoruz.
“Cumhurbaşkanına hakaret” diye ayrı bir suç tanımının kaldırılmasını talep ediyoruz.
Hukuk devletinin, demokrasinin gereği olarak Birlik’90/Yeşiller partili siyasetçi Memet Kılıç hakkındaki davanın mayıs ayındaki duruşmasından “beraat” bekliyoruz.

Avrupa Türk Gazeteciler Birliği (ATGB) Yönetim Kurulu

EK BİLGİ:
Türkiye ve Almanya barolarına bağlı avukat olarak Federal Almanya’da çalışmalarını sür-düren, Baden-Württemberg Eyaleti Göç ve Uyum Çalışma Grubu Sözcüsü Memet Kılıç hakkında ABC gazetesinin internet sitesinde 12 Temmuz 2017 tarihinde “Erdoğan’a Soykırım suçlaması: Muz cumhuriyeti muamelesi” başlıklı bir röportajından dolayı dava açılmıştı. Hakkındaki yakalama kararının kaldırılmadığı ve Kılıç’ın istinabe yoluyla dinlenmesi talebinin reddine karar verilen son celsede, davanın görülmesi 18 Mayıs 2020’ye ertelendi.

GAZETECİLERİN KORUNMA TALEBİNİ TGD EŞBAŞKANI DEĞERLENDİRDİ: “MEDYA KENDİ AYAĞINA SIKTI”

Almanya’da gazeteciler son yıllarda artarak neonazilerin hedefinde olmaya devam ediyor. TGD Eşbaşkanı Atila Karabörklü, Alman medyasındaki genel havayı Halkweb’e değerlendirdi.

Ağustos 29, 2019

Irkçıların 25 bin kişilik ölüm listesinde yer alan basın çalışanları Almanya İçişleri Bakanı Horst Seehofer’dan korunma talebinde bulundular. Basın örgütleri Bakan Seehofer’e yazdıkları ve “Özgür basın demokrasimizin temel sütunlarından biridir” başlıklı açık mektupta aşırı sağcıların gazetecilere yönelik artan ağır tehditleri hakkında harekete geçilmesini istediler.

Alman Gazeteciler Sendikası (DJV), Birleşik Hizmetliler Sendikası verdi bünyesindeki Alman Gazeteciler Birliği (DJU) ve Yeni Alman Medya Yapıcılar adlı örgütler Hıristiyan Sosyal Birlik (CSU) partili Bakan Seehofer’e gönderdikleri mektupta, söz konusu listede yer alan kişi ve kuruluşların bilgilendirilmesini ve listedeki gazetecilerin güvenliğinin sağlanması için gereken tüm önlemlerin alınmasını talep ettiler. Mektupta, devletin bireylerin hayatını korumakla yükümlü olduğu da vurgulandı.

Almanya Türk Toplumu (TGD) Eş Başkanı Atila Karabörklü

Bir hukuk devleti ve demokrasi ülkesi olan 21’inci yüzyıl Almanya’sında basın emekçilerinin nazilerden bakana sığınıp korunma istemesinin ne anlama geldiğini Almanya Türk Toplumu (TGD) Eş Başkanı Atila Karabörklü’ye sorduk. “Göçmenler ve mültecilere yönelik nefret ve korkuyu sayfalarca, defalarca taşıyan ve halkı kışkırtan medya bindiği dalı kesti. Şimdi kendisi hedefe oturdu” diyen TGD Eşbaşkanı Atila Karabörklü’nün çarpıcı değerlendirmeleri şöyle:

“ALMANYA’DA BASIN VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE ÇOK AĞIR SALDIRI VAR”

Son 4 yıldan bu yana yaşananlara bakarsak özellikle göç ve mülteci akını ile ırkçılığın çok daha tehditkar boyutlara taşındığını söyleyebiliriz.

Almanya’da ırkçı tehdit hep vardı. Ancak marjinal yapı olarak değerlendiriliyordu. Toplumun genelini etkilemediği konuşuluyordu. Ancak bu gizli kapaklı ve üstü sürekli örtülen konu siyasal ve toplumsal bazda görünür hale geldi. Irkçı yeraltı örgütü NSU cinayetleri ve ilgili dava ile konu gündemin tepesine taşındı. Bu örgütün uzun yıllar istihbarat ve emniyet birimleri ile ilgisi tartışılmıştı. Dava soru işaretleri ile birlikte karanlığa gömüldü. Devletin çıkarları ileri sürülerek bazı çok önemli belgelere erişim engellendi.

Son yıllardaki gelişmeler ise korkutucu boyutta. Irkçılığın toplumun geneline nasıl yayıldığını ise herkes ayan beyan görüyor. Ayrıca politik açıdan da güç kazanması ve Alman siyasi sahnesinde aşırı sağcı AfD gibi bir parti ile güçlü aktörler arasında yer almayı başardılar.

Şimdi de siyasetteki aşırı sağcıların gazetecileri susturmaya yönelik hamlelerine tanık oluyoruz.

Emniyet ve ordu mensuplarının da yer aldığı neonazi örgüt Nordkreuz’un 25 bin kişilik ölüm açık toplum ilkelerini, demokrasiyi, hukuk devletini savunan, neonazilere tavır ve mesafe koyan gazeteciler var. Sadece yer altında değil artık yer üstünde de AfD gibi legal yapıları olan düzen karşıtı yapılanmaları var. Basına baskı uygulamaya çalışıyorlar. Almanya’da basın ve ifade özgürlüğüne yönelik ağır tehdit ve saldırılar var.

LİSTEDEKİ GAZETECİLER NEDEN KORUNMUYOR?

Peki listede 25 bin kişinin ismi varsa neden o kişilere bilgi verilmiyor? Korunmuyor? Konu sadece basın özgürlüğü ile ilgili değil haber yapan gazetecilerin hayatları tehdit altında.

Almanya’da yabancı düşmanlığı, ırkçılık artık açıktan ifade edilir duruma geldi. Toplumsal hassasiyetler aşılmış durumda. Bu konuda medyanın da sorumluluğu var, basının da büyük hatası var. Almanya’da medya uzun süre göçmenlere ve mültecilere karşı yarattığı algı ile toplumun korkularını ve nefretini körükledi. Mültecileri, Suriyelileri hedef alan habercilikle ırkçılığı tırmandırdı. Yabancılara karşı kışkırtmaları körükleyen yayın politikaları ile basın kendi ayağına sıktı. Irkçılar politik faaliyetlere girerek bu kez ırkçılık karşıtı gazetecilere, basına karşı savaş açtılar.

“ALMANYA KİMLİK SORUNU YAŞIYOR”

Evet, Almanya bir ayrışma, kutuplaşma yaşıyor. Oryantasyon sorunu yaşıyor. Hoşgörü, eşitlik kavramları toplumun belli bir kesiminde erozyona uğruyor ve kimlikçilik ne yazık ki öne çıkıyor. Radikalleşme artıyor.

Doğu Almanya’da bir göçmen kökenli olarak kaygısızca dolaşmanız artık mümkün değil. Güvenlik problemi var.

Almanya’nın doğusundaki Saksonya ve Brandenburg eyaletlerinde 1 Eylül 2019, Thüringen eyaletinde 27 Ekim 2019 tarihlerinde eyalet parlamentosu seçimleri var.

Saksonya’da 2014 seçimlerinde Hıristiyan demokrat CDU yüzde 40’a yakın oy almıştı, sosyal demokrat SPD yüzde 12,4, Sol Parti de yüzde 18,9 almıştı. Son anketlere göre CDU’nun oyları yüzde 30’a düşmüş, sağ popülist AfD ise yüzde 25’e yükselmiş. SPD eriyerek yüzde 9’a, Sol Parti yüzde 14’e inmiş.

“DOĞU EYALETLERİNDEKİ SEÇİMLERDEN AfD GÜÇLENEREK ÇIKACAK“

Doğu eyaletlerinde neredeyse yok denecek sayıda göçmen yaşamasına rağmen aşırı sağcı bir partinin yükselmesi ile ile karşı karşıyayız. Göçmenlerle temasları bile yok. Peki nasıl oluyor da yabancı düşmanlığı tırmanıyor derseniz eğer, yanıtı çok basit: Doğu Almanya doğu blokunun bir parçasıydı. Gelir dağılımında ciddi bir uçurum yoktu. Eşit şekilde bir yaşam sürdürüyorlardı. 1989’da her iki Almanya birleşince Doğu Almanya’daki yapı yerle bir oldu, neoliberal, kapitalist boyutlu, tüketime dayalı bir yapı hâkim oldu. ‘Güçlü olan kazanır’ mantığı ile karşı karşıya kaldılar. Hayalleri yıkıldı ve faturayı göçmenlere yüklemeye başladılar. Göç dalgası ve mülteci akını bu korkularını daha da keskinleştirdi. Gençler işsiz, boşanmalar artmış vaziyette, İslam tehdidi son yıllarda ön plana çıkarıldı, mültecilerin işlediği suçlar öne çıkarıldı ve algı oluşturuldu.

Her şey üst üste bindiğinde nefret tohumları iyice ekildikten sonra özellikle bölgede, doğu eyaletlerinde, kimlik sorunu ve kaygılar baş gösterdi. Korkuyu kullanan bilinçli bir şekilde kanalize etmek üzere aşırı sağcı parti AfD de sahneye çıktı. Son dört yıldan bu yana aşırı sağcı bir yapıyla, çok boyutlu sorunları teke indirgeyen bir ideolojik yapı ile karşı karşıyayız. Almanya’daki demokrasi için, özellikle de göçmenler için çok önemli bir handikap. Saksonya’da da, Brandenburg’da da, Thüringen’de de güçlenecektir. AfD’nin büyük güç kazanması açıkçası çok endişe verici.

Neonazi örgüt “Nordkreuz“ (Kuzey Yıldızı / Haçı ) tarafından hazırlanan 25 bin kişilik ölüm listesi birkaç önce Wiesbaden’deki bir davanın da konusu olmuştu.

“IRKÇILARI SEEHOFER’İN SÖYLEMLERİ DE CESARETLENDİRDİ“

Almanya Türk Toplumu adına Sayın Bakan Seehofer’a şunu söylemek isterim: “Aşırı sağa uzun süreden bu yana göz yumuldu. Gereken tedbirler gerektiği şekilde ele alınmadı. Ayrıca Seehofer’ın bizzat kendi söylemlerinin de ırkçılığın körüklenmesinde etkisi var. 25 bin kişilik ölüm listesi ile ilgili açık ve net tavır koyamaması çok endişe verici. Bu kaygısız tutumu ne yazık ki Almanya aleyhine gelişen olayların önünü de açmaktadır. Daha tehlikeli boyutları önlemek için aşırı sağın önünü acilen kesmek gerekiyor. İçişleri Bakanlığı acilen önemli bakanlıklarla işbirliği ile eylem ve mücadele planı geliştirmelidir.”

Neonazi örgüt “Nordkreuz“ (Kuzey Yıldızı / Haçı ) tarafından hazırlanan 25 bin kişilik ölüm listesi birkaç önce Wiesbaden’deki bir davanın da konusu olmuştu.

Alman gazeteci Arne Semsrott, Federal Kriminal Dairesi‘ne (BKA) karşı bir dava açmıştı ancak ırkçı “Nordkreuz” örgütünün 25 bin kişilik ölüm ismin listesini ise yayınlamamayı taahhüt etmişti. Söz konusu dava karşılıklı anlaşma ile sona erdi. Wiesbaden Mahkemesi’nden bir sözcüye göre, davada anlaşma sağlanmasında federal soruşturma konusu olması önemli rol oynadı.

IŞIN TOYMAZ – FRANKFURT

kaynak: halkweb.eu

TGS’den SETA hakkında savcılığa suç duyurusu

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) SETA hakkında DW Türkçe’nin de aralarında bulunduğu bazı uluslararası medya kuruluşlarıyla ilgili raporu nedeniyle suç duyurusunda bulundu.

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) hakkında İstanbul Nöbetçi Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. TGS dilekçede SETA’nın, İsmail Çağlar, Kevser Hülya Akdemir ve Seca Toker imzalı “Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları” raporuyla “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu” ile “Kişisel verilerin kaydedilmesi” suçlarını işlediğini savundu.

TGS dilekçesinde söz konusu raporda uluslararası medya kuruluşlarının tarihine ilişkin genel bir bilgilendirme yapıldıktan sonra “Kritik Olaylardaki Tavır”, “15 Temmuz Darbe Girişimi”, “Terörle Mücadele/PKK-Hendek Terörü ve HDP’li vekillerin Tutuklanması”nın da aralarında bulunduğu farklı alt başlıklarda incelemelerde bulunduğunu hatırlattı. TGS “Bu incelemelerde medya kuruluşları tarafından yayımlanan bir takım haber, analiz, yorum ve röportajların yalnızca başlıkları çekilerek, hükümet karşıtı tutum sergileyip sergilemedikleri üzerinden değerlendirmelerde bulunulmuştur” ifadesine yer verdi.

Dilekçede, “Önemle belirtmek gerekir ki bu başlıkların hangi kritelerle ve metotlara göre belirlendiği meçhuldür. Oysa ‘rapor’ olarak sunulan belgede bu kriter ve metotların açıklanması bilimsel zorunluluktur” denildi. TGS suç duyurusunda, “Öz bir ifadeyle haberler bağlamından koparılarak cımbızlama usulü ile seçilmiştir. Bu cımbızlama seçimler ile ‘hükümet karşıtı söylemlerde bulunulduğu’, ‘algı yaratıldığı’ şeklinde ithamlarda bulunulmuştur. Öte yandan kişisel algı ve idelolojik bakış üzerinden yapılan analizler bilimsel gerçekmiş gibi savunulmuştur” ifadelerine yer verildi.

TGS Genel Başkanı Gökhan Durmuş adliye önünde yaptığı açıklamada, “Rapor dedikleri şeydeki suçlamalarla saygın medya kuruluşlarını ve işini layıkıyla yapan gazetecileri kriminalize etmek istediler. Ama başaramayacaklar. Gerçek haber bu topluma ulaşacak” dedi.

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) “Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları” başlıklı raporunda, aralarında Deutsche Welle Türkçe’nin yanı sıra BBC Türkçe, Amerika’nın Sesi, Sputnik Türkiye, Euronews Türkiye, CRI Türk ve Independent Türkçe’nin kuruluş süreçleri incelenmiş, daha sonra “Türkiye için önemli kırılma noktası olduğu düşünülen çeşitli siyasi ve ekonomik olaylara verdikleri tepkiler” ve bu kurumlarda çıkan haberler derlenmişti.

Adı geçen basın kurumlarında çalışan bazı isimlerin “yabancı ve Türk muhabirler” başlıkları altında ayrı ayrı yer aldığı raporda, muhabirlerin öz geçmişlerinden, sosyal medya paylaşımlarından ve yaptıkları haberlerden yola çıkılarak dünya görüşlerine ilişkin yorumlar da yapılmıştı. Gazetecilerin Twitter hesaplarından alınan bazı ekran görüntülerinin örnek olarak sunulduğu raporda, bu kişilerin hangi siyasi şahıs ya da gruplara yakın durduklarına ilişkin yorumlar ve hatta kimleri retweetledikleri bilgisi de ortaya koyulmuştu.

Ayrıca gazetecilerin isimleri ve daha önce çalıştıkları ya da halihazırda bağlantılarının bulunduğunun öne sürüldüğü medya organlarına ilişkin şemalar da raporun bir diğer parçasını oluşturuyor.

Gazeteci örgütlerinden tepki

SETA’nın raporuna çok sayıda gazeteci örgütü gazeteciliği hedef aldığı ve fişleme amacı taşıdığı gerekçesiyle tepki göstermişti. Çağdaş Gazeteciler Derneği, raporun hedef gösterdiği belirtilerek, “SETA’nın fişleme belgesi tarihimizde kara lekelerden biri olarak anılacaktır” derken, DİSK Basın-İş, “SETA tarafından hazırlanan ‘raporda’ adı geçen tek bir meslektaşımızın başına gelecek olumsuzluktani raporu hazırlayan, talimat veren ve yayınan sunanlar sorumludur” ifadelerine yer vermişti. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün sosyal medya hesabında da “Bu raporu hazırlayanlar hedef gösterdikleri meslektaşlarımıza yönelik her türlü saldırıdan sorumlu olduklarını unutmamalıdır. Raporda fişlenen/hedef gösterilen tüm meslektaşlarımızın yanındayız…” görüşüne yer vermişti.

Raporu hazırlayan isimlerden SETA’nın Toplum ve Medya Araştırmaları Direktörü İsmail Çağlar, raporun “herkesin kolaylıkla ulaşabileceği açık kaynak ve verilere dayandığını” ve “bu verilerin adı geçen gazetecilerin Türkiye’de önemli kırılma noktalarında yaptıkları haberler, mesleki geçmişleri ve sosyal medya paylaşımları” olduğunu belirterek, “Gazetecilerin kişilikleri, gündelik hayatları vb. gibi çalışmamızın konusu olmayan hiçbir husus dikkate alınmamıştır” ifadesine yer vermişti.

DW Türkçe

Almanya’dan basın kartları için Türkiye’ye çağrı

Federal Hükümet, Türk hükümetine ülkede çalışan yabancı gazetecilerin işini yapmalarının engellenmemesi çağrısında bulundu. Aralarında Almanların da olduğu birçok yabancı gazetecinin akreditasyonu henüz uzatılmadı.

Alman hükümeti, Türkiye’ye çağrı yaparak ülkedeki uluslararası basın mensuplarının çalışmalarının engellenmemesini talep etti. Federal Hükümet Sözcüsü Steffen Seibert, Türkiye’deki bir grup Alman ve Avrupalı gazetecinin şu anda süresi dolan akreditasyonlarının uzatılmasını beklediklerini söylerken, Dışişleri Bakanlığından bir sözcü de, gelişmeleri “artan bir endişe ile” takip ettiklerini belirtti.

Basın özgürlüğünün “yüksek bir değer” olduğunu vurgulayan Seibert, gazeteciler için işlerini özgürce yapabilmenin şart olduğunu kaydetti. Sözcü, Federal Hükümet’in Türk hükümetiyle temasa geçerek Alman gazeteciler için bunun mümkün kılınmasına çaba sarf ettiğini açıkladı.

Alman hükümeti kaç Alman gazetecinin akreditasyonunun uzatılmasını beklediği konusunda bir bilgi vermedi. Süddeutsche Zeitung gazetesinin verdiği bir habere göre, Perşembe günü İstanbul’da yapılan AB-Türkiye Yüksek Düzeyli Ekonomik Diyalog Toplantısı’na bazı Alman gazeteciler alınmadı. Gazetenin haberine göre, yeni basın kartını alamadığı için toplantıya giremeyen gazeteciler arasında Süddeutsche Zeitung, Alman İkinci Televizyonu ZDF, Tagesspiegel gazetesi ve ARD Radyo’nun muhabirleri de bulunuyor.

AB-Türkiye Yüksek Düzeyli Ekonomik Diyalog Toplantısı’na alınmayan yabancı gazeteciler, toplantıyı buluşmanın gerçekleştiği Dolmabahçe Sarayı’ndaki bir televizyondan takip etmek zorunda kalmıştı.

Eleştirel gazetecilik, başvurunun reddine neden olamaz”

Ankara’nın onayıyla yıllık olarak dağıtılan basın kartları, yabancı basın mensuplarının Türkiye’de çalışabilmesi için resmi izin niteliği taşımanın yanı sıra Türkiye’de oturma izni için de ön koşullar arasında sayılıyor.

Federal Hükümet’in etkinliklerine veya Federal Meclis’e girerken gereken akreditasyonu alabilmek için Federal Basın Bürosu’na başvuran kişinin bir güvenlik kontrolünden geçtiğini ve gerçekten bir gazeteci olup olmadığının denetlendiğini kaydeden Alman hükümeti sözcüsü Seibert, hazırlanan röportajların içeriğinin belirleyici kriter olmadığını, eleştirel haberciliğin de, başvurunun reddine gerekçe olamayacağını vurguladı. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü de, basın kartlarının verilmesinde yaşanan gecikmenin arkasında idari nedenlerin dışında gerekçeler olduğu takdirde, bunun “düşündürücü” olacağını belirtti.

epd/AÜ,ÖA

© Deutsche Welle Türkçe