GAZETECİLERİN KORUNMA TALEBİNİ TGD EŞBAŞKANI DEĞERLENDİRDİ: “MEDYA KENDİ AYAĞINA SIKTI”

Almanya’da gazeteciler son yıllarda artarak neonazilerin hedefinde olmaya devam ediyor. TGD Eşbaşkanı Atila Karabörklü, Alman medyasındaki genel havayı Halkweb’e değerlendirdi.

Ağustos 29, 2019

Irkçıların 25 bin kişilik ölüm listesinde yer alan basın çalışanları Almanya İçişleri Bakanı Horst Seehofer’dan korunma talebinde bulundular. Basın örgütleri Bakan Seehofer’e yazdıkları ve “Özgür basın demokrasimizin temel sütunlarından biridir” başlıklı açık mektupta aşırı sağcıların gazetecilere yönelik artan ağır tehditleri hakkında harekete geçilmesini istediler.

Alman Gazeteciler Sendikası (DJV), Birleşik Hizmetliler Sendikası verdi bünyesindeki Alman Gazeteciler Birliği (DJU) ve Yeni Alman Medya Yapıcılar adlı örgütler Hıristiyan Sosyal Birlik (CSU) partili Bakan Seehofer’e gönderdikleri mektupta, söz konusu listede yer alan kişi ve kuruluşların bilgilendirilmesini ve listedeki gazetecilerin güvenliğinin sağlanması için gereken tüm önlemlerin alınmasını talep ettiler. Mektupta, devletin bireylerin hayatını korumakla yükümlü olduğu da vurgulandı.

Almanya Türk Toplumu (TGD) Eş Başkanı Atila Karabörklü

Bir hukuk devleti ve demokrasi ülkesi olan 21’inci yüzyıl Almanya’sında basın emekçilerinin nazilerden bakana sığınıp korunma istemesinin ne anlama geldiğini Almanya Türk Toplumu (TGD) Eş Başkanı Atila Karabörklü’ye sorduk. “Göçmenler ve mültecilere yönelik nefret ve korkuyu sayfalarca, defalarca taşıyan ve halkı kışkırtan medya bindiği dalı kesti. Şimdi kendisi hedefe oturdu” diyen TGD Eşbaşkanı Atila Karabörklü’nün çarpıcı değerlendirmeleri şöyle:

“ALMANYA’DA BASIN VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE ÇOK AĞIR SALDIRI VAR”

Son 4 yıldan bu yana yaşananlara bakarsak özellikle göç ve mülteci akını ile ırkçılığın çok daha tehditkar boyutlara taşındığını söyleyebiliriz.

Almanya’da ırkçı tehdit hep vardı. Ancak marjinal yapı olarak değerlendiriliyordu. Toplumun genelini etkilemediği konuşuluyordu. Ancak bu gizli kapaklı ve üstü sürekli örtülen konu siyasal ve toplumsal bazda görünür hale geldi. Irkçı yeraltı örgütü NSU cinayetleri ve ilgili dava ile konu gündemin tepesine taşındı. Bu örgütün uzun yıllar istihbarat ve emniyet birimleri ile ilgisi tartışılmıştı. Dava soru işaretleri ile birlikte karanlığa gömüldü. Devletin çıkarları ileri sürülerek bazı çok önemli belgelere erişim engellendi.

Son yıllardaki gelişmeler ise korkutucu boyutta. Irkçılığın toplumun geneline nasıl yayıldığını ise herkes ayan beyan görüyor. Ayrıca politik açıdan da güç kazanması ve Alman siyasi sahnesinde aşırı sağcı AfD gibi bir parti ile güçlü aktörler arasında yer almayı başardılar.

Şimdi de siyasetteki aşırı sağcıların gazetecileri susturmaya yönelik hamlelerine tanık oluyoruz.

Emniyet ve ordu mensuplarının da yer aldığı neonazi örgüt Nordkreuz’un 25 bin kişilik ölüm açık toplum ilkelerini, demokrasiyi, hukuk devletini savunan, neonazilere tavır ve mesafe koyan gazeteciler var. Sadece yer altında değil artık yer üstünde de AfD gibi legal yapıları olan düzen karşıtı yapılanmaları var. Basına baskı uygulamaya çalışıyorlar. Almanya’da basın ve ifade özgürlüğüne yönelik ağır tehdit ve saldırılar var.

LİSTEDEKİ GAZETECİLER NEDEN KORUNMUYOR?

Peki listede 25 bin kişinin ismi varsa neden o kişilere bilgi verilmiyor? Korunmuyor? Konu sadece basın özgürlüğü ile ilgili değil haber yapan gazetecilerin hayatları tehdit altında.

Almanya’da yabancı düşmanlığı, ırkçılık artık açıktan ifade edilir duruma geldi. Toplumsal hassasiyetler aşılmış durumda. Bu konuda medyanın da sorumluluğu var, basının da büyük hatası var. Almanya’da medya uzun süre göçmenlere ve mültecilere karşı yarattığı algı ile toplumun korkularını ve nefretini körükledi. Mültecileri, Suriyelileri hedef alan habercilikle ırkçılığı tırmandırdı. Yabancılara karşı kışkırtmaları körükleyen yayın politikaları ile basın kendi ayağına sıktı. Irkçılar politik faaliyetlere girerek bu kez ırkçılık karşıtı gazetecilere, basına karşı savaş açtılar.

“ALMANYA KİMLİK SORUNU YAŞIYOR”

Evet, Almanya bir ayrışma, kutuplaşma yaşıyor. Oryantasyon sorunu yaşıyor. Hoşgörü, eşitlik kavramları toplumun belli bir kesiminde erozyona uğruyor ve kimlikçilik ne yazık ki öne çıkıyor. Radikalleşme artıyor.

Doğu Almanya’da bir göçmen kökenli olarak kaygısızca dolaşmanız artık mümkün değil. Güvenlik problemi var.

Almanya’nın doğusundaki Saksonya ve Brandenburg eyaletlerinde 1 Eylül 2019, Thüringen eyaletinde 27 Ekim 2019 tarihlerinde eyalet parlamentosu seçimleri var.

Saksonya’da 2014 seçimlerinde Hıristiyan demokrat CDU yüzde 40’a yakın oy almıştı, sosyal demokrat SPD yüzde 12,4, Sol Parti de yüzde 18,9 almıştı. Son anketlere göre CDU’nun oyları yüzde 30’a düşmüş, sağ popülist AfD ise yüzde 25’e yükselmiş. SPD eriyerek yüzde 9’a, Sol Parti yüzde 14’e inmiş.

“DOĞU EYALETLERİNDEKİ SEÇİMLERDEN AfD GÜÇLENEREK ÇIKACAK“

Doğu eyaletlerinde neredeyse yok denecek sayıda göçmen yaşamasına rağmen aşırı sağcı bir partinin yükselmesi ile ile karşı karşıyayız. Göçmenlerle temasları bile yok. Peki nasıl oluyor da yabancı düşmanlığı tırmanıyor derseniz eğer, yanıtı çok basit: Doğu Almanya doğu blokunun bir parçasıydı. Gelir dağılımında ciddi bir uçurum yoktu. Eşit şekilde bir yaşam sürdürüyorlardı. 1989’da her iki Almanya birleşince Doğu Almanya’daki yapı yerle bir oldu, neoliberal, kapitalist boyutlu, tüketime dayalı bir yapı hâkim oldu. ‘Güçlü olan kazanır’ mantığı ile karşı karşıya kaldılar. Hayalleri yıkıldı ve faturayı göçmenlere yüklemeye başladılar. Göç dalgası ve mülteci akını bu korkularını daha da keskinleştirdi. Gençler işsiz, boşanmalar artmış vaziyette, İslam tehdidi son yıllarda ön plana çıkarıldı, mültecilerin işlediği suçlar öne çıkarıldı ve algı oluşturuldu.

Her şey üst üste bindiğinde nefret tohumları iyice ekildikten sonra özellikle bölgede, doğu eyaletlerinde, kimlik sorunu ve kaygılar baş gösterdi. Korkuyu kullanan bilinçli bir şekilde kanalize etmek üzere aşırı sağcı parti AfD de sahneye çıktı. Son dört yıldan bu yana aşırı sağcı bir yapıyla, çok boyutlu sorunları teke indirgeyen bir ideolojik yapı ile karşı karşıyayız. Almanya’daki demokrasi için, özellikle de göçmenler için çok önemli bir handikap. Saksonya’da da, Brandenburg’da da, Thüringen’de de güçlenecektir. AfD’nin büyük güç kazanması açıkçası çok endişe verici.

Neonazi örgüt “Nordkreuz“ (Kuzey Yıldızı / Haçı ) tarafından hazırlanan 25 bin kişilik ölüm listesi birkaç önce Wiesbaden’deki bir davanın da konusu olmuştu.

“IRKÇILARI SEEHOFER’İN SÖYLEMLERİ DE CESARETLENDİRDİ“

Almanya Türk Toplumu adına Sayın Bakan Seehofer’a şunu söylemek isterim: “Aşırı sağa uzun süreden bu yana göz yumuldu. Gereken tedbirler gerektiği şekilde ele alınmadı. Ayrıca Seehofer’ın bizzat kendi söylemlerinin de ırkçılığın körüklenmesinde etkisi var. 25 bin kişilik ölüm listesi ile ilgili açık ve net tavır koyamaması çok endişe verici. Bu kaygısız tutumu ne yazık ki Almanya aleyhine gelişen olayların önünü de açmaktadır. Daha tehlikeli boyutları önlemek için aşırı sağın önünü acilen kesmek gerekiyor. İçişleri Bakanlığı acilen önemli bakanlıklarla işbirliği ile eylem ve mücadele planı geliştirmelidir.”

Neonazi örgüt “Nordkreuz“ (Kuzey Yıldızı / Haçı ) tarafından hazırlanan 25 bin kişilik ölüm listesi birkaç önce Wiesbaden’deki bir davanın da konusu olmuştu.

Alman gazeteci Arne Semsrott, Federal Kriminal Dairesi‘ne (BKA) karşı bir dava açmıştı ancak ırkçı “Nordkreuz” örgütünün 25 bin kişilik ölüm ismin listesini ise yayınlamamayı taahhüt etmişti. Söz konusu dava karşılıklı anlaşma ile sona erdi. Wiesbaden Mahkemesi’nden bir sözcüye göre, davada anlaşma sağlanmasında federal soruşturma konusu olması önemli rol oynadı.

IŞIN TOYMAZ – FRANKFURT

kaynak: halkweb.eu

TGS’den SETA hakkında savcılığa suç duyurusu

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) SETA hakkında DW Türkçe’nin de aralarında bulunduğu bazı uluslararası medya kuruluşlarıyla ilgili raporu nedeniyle suç duyurusunda bulundu.

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) hakkında İstanbul Nöbetçi Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. TGS dilekçede SETA’nın, İsmail Çağlar, Kevser Hülya Akdemir ve Seca Toker imzalı “Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları” raporuyla “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu” ile “Kişisel verilerin kaydedilmesi” suçlarını işlediğini savundu.

TGS dilekçesinde söz konusu raporda uluslararası medya kuruluşlarının tarihine ilişkin genel bir bilgilendirme yapıldıktan sonra “Kritik Olaylardaki Tavır”, “15 Temmuz Darbe Girişimi”, “Terörle Mücadele/PKK-Hendek Terörü ve HDP’li vekillerin Tutuklanması”nın da aralarında bulunduğu farklı alt başlıklarda incelemelerde bulunduğunu hatırlattı. TGS “Bu incelemelerde medya kuruluşları tarafından yayımlanan bir takım haber, analiz, yorum ve röportajların yalnızca başlıkları çekilerek, hükümet karşıtı tutum sergileyip sergilemedikleri üzerinden değerlendirmelerde bulunulmuştur” ifadesine yer verdi.

Dilekçede, “Önemle belirtmek gerekir ki bu başlıkların hangi kritelerle ve metotlara göre belirlendiği meçhuldür. Oysa ‘rapor’ olarak sunulan belgede bu kriter ve metotların açıklanması bilimsel zorunluluktur” denildi. TGS suç duyurusunda, “Öz bir ifadeyle haberler bağlamından koparılarak cımbızlama usulü ile seçilmiştir. Bu cımbızlama seçimler ile ‘hükümet karşıtı söylemlerde bulunulduğu’, ‘algı yaratıldığı’ şeklinde ithamlarda bulunulmuştur. Öte yandan kişisel algı ve idelolojik bakış üzerinden yapılan analizler bilimsel gerçekmiş gibi savunulmuştur” ifadelerine yer verildi.

TGS Genel Başkanı Gökhan Durmuş adliye önünde yaptığı açıklamada, “Rapor dedikleri şeydeki suçlamalarla saygın medya kuruluşlarını ve işini layıkıyla yapan gazetecileri kriminalize etmek istediler. Ama başaramayacaklar. Gerçek haber bu topluma ulaşacak” dedi.

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) “Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları” başlıklı raporunda, aralarında Deutsche Welle Türkçe’nin yanı sıra BBC Türkçe, Amerika’nın Sesi, Sputnik Türkiye, Euronews Türkiye, CRI Türk ve Independent Türkçe’nin kuruluş süreçleri incelenmiş, daha sonra “Türkiye için önemli kırılma noktası olduğu düşünülen çeşitli siyasi ve ekonomik olaylara verdikleri tepkiler” ve bu kurumlarda çıkan haberler derlenmişti.

Adı geçen basın kurumlarında çalışan bazı isimlerin “yabancı ve Türk muhabirler” başlıkları altında ayrı ayrı yer aldığı raporda, muhabirlerin öz geçmişlerinden, sosyal medya paylaşımlarından ve yaptıkları haberlerden yola çıkılarak dünya görüşlerine ilişkin yorumlar da yapılmıştı. Gazetecilerin Twitter hesaplarından alınan bazı ekran görüntülerinin örnek olarak sunulduğu raporda, bu kişilerin hangi siyasi şahıs ya da gruplara yakın durduklarına ilişkin yorumlar ve hatta kimleri retweetledikleri bilgisi de ortaya koyulmuştu.

Ayrıca gazetecilerin isimleri ve daha önce çalıştıkları ya da halihazırda bağlantılarının bulunduğunun öne sürüldüğü medya organlarına ilişkin şemalar da raporun bir diğer parçasını oluşturuyor.

Gazeteci örgütlerinden tepki

SETA’nın raporuna çok sayıda gazeteci örgütü gazeteciliği hedef aldığı ve fişleme amacı taşıdığı gerekçesiyle tepki göstermişti. Çağdaş Gazeteciler Derneği, raporun hedef gösterdiği belirtilerek, “SETA’nın fişleme belgesi tarihimizde kara lekelerden biri olarak anılacaktır” derken, DİSK Basın-İş, “SETA tarafından hazırlanan ‘raporda’ adı geçen tek bir meslektaşımızın başına gelecek olumsuzluktani raporu hazırlayan, talimat veren ve yayınan sunanlar sorumludur” ifadelerine yer vermişti. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün sosyal medya hesabında da “Bu raporu hazırlayanlar hedef gösterdikleri meslektaşlarımıza yönelik her türlü saldırıdan sorumlu olduklarını unutmamalıdır. Raporda fişlenen/hedef gösterilen tüm meslektaşlarımızın yanındayız…” görüşüne yer vermişti.

Raporu hazırlayan isimlerden SETA’nın Toplum ve Medya Araştırmaları Direktörü İsmail Çağlar, raporun “herkesin kolaylıkla ulaşabileceği açık kaynak ve verilere dayandığını” ve “bu verilerin adı geçen gazetecilerin Türkiye’de önemli kırılma noktalarında yaptıkları haberler, mesleki geçmişleri ve sosyal medya paylaşımları” olduğunu belirterek, “Gazetecilerin kişilikleri, gündelik hayatları vb. gibi çalışmamızın konusu olmayan hiçbir husus dikkate alınmamıştır” ifadesine yer vermişti.

DW Türkçe

Almanya’dan basın kartları için Türkiye’ye çağrı

Federal Hükümet, Türk hükümetine ülkede çalışan yabancı gazetecilerin işini yapmalarının engellenmemesi çağrısında bulundu. Aralarında Almanların da olduğu birçok yabancı gazetecinin akreditasyonu henüz uzatılmadı.

Alman hükümeti, Türkiye’ye çağrı yaparak ülkedeki uluslararası basın mensuplarının çalışmalarının engellenmemesini talep etti. Federal Hükümet Sözcüsü Steffen Seibert, Türkiye’deki bir grup Alman ve Avrupalı gazetecinin şu anda süresi dolan akreditasyonlarının uzatılmasını beklediklerini söylerken, Dışişleri Bakanlığından bir sözcü de, gelişmeleri “artan bir endişe ile” takip ettiklerini belirtti.

Basın özgürlüğünün “yüksek bir değer” olduğunu vurgulayan Seibert, gazeteciler için işlerini özgürce yapabilmenin şart olduğunu kaydetti. Sözcü, Federal Hükümet’in Türk hükümetiyle temasa geçerek Alman gazeteciler için bunun mümkün kılınmasına çaba sarf ettiğini açıkladı.

Alman hükümeti kaç Alman gazetecinin akreditasyonunun uzatılmasını beklediği konusunda bir bilgi vermedi. Süddeutsche Zeitung gazetesinin verdiği bir habere göre, Perşembe günü İstanbul’da yapılan AB-Türkiye Yüksek Düzeyli Ekonomik Diyalog Toplantısı’na bazı Alman gazeteciler alınmadı. Gazetenin haberine göre, yeni basın kartını alamadığı için toplantıya giremeyen gazeteciler arasında Süddeutsche Zeitung, Alman İkinci Televizyonu ZDF, Tagesspiegel gazetesi ve ARD Radyo’nun muhabirleri de bulunuyor.

AB-Türkiye Yüksek Düzeyli Ekonomik Diyalog Toplantısı’na alınmayan yabancı gazeteciler, toplantıyı buluşmanın gerçekleştiği Dolmabahçe Sarayı’ndaki bir televizyondan takip etmek zorunda kalmıştı.

Eleştirel gazetecilik, başvurunun reddine neden olamaz”

Ankara’nın onayıyla yıllık olarak dağıtılan basın kartları, yabancı basın mensuplarının Türkiye’de çalışabilmesi için resmi izin niteliği taşımanın yanı sıra Türkiye’de oturma izni için de ön koşullar arasında sayılıyor.

Federal Hükümet’in etkinliklerine veya Federal Meclis’e girerken gereken akreditasyonu alabilmek için Federal Basın Bürosu’na başvuran kişinin bir güvenlik kontrolünden geçtiğini ve gerçekten bir gazeteci olup olmadığının denetlendiğini kaydeden Alman hükümeti sözcüsü Seibert, hazırlanan röportajların içeriğinin belirleyici kriter olmadığını, eleştirel haberciliğin de, başvurunun reddine gerekçe olamayacağını vurguladı. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü de, basın kartlarının verilmesinde yaşanan gecikmenin arkasında idari nedenlerin dışında gerekçeler olduğu takdirde, bunun “düşündürücü” olacağını belirtti.

epd/AÜ,ÖA

© Deutsche Welle Türkçe

Deniz Yücel: Bir gün yeniden Türkiye’de haber yapmak istiyorum

Türkiye’de bir yıl boyunca tutuklu kalan gazeteci Yücel, Die Welt’teki yazısında kendisine destek verenlere teşekkür etti. Gazeteci, yaşadıklarını anlattığı kitabını bitirdikten sonra mesleğine döneceğini belirtti.

Bir yıl önce Türkiye’de serbest bırakılan gazeteci Deniz Yücel, tutuklanışının yıl dönümünde Die Welt gazetesi için bir yazı kaleme aldı. Okuyucularına göstermiş oldukları destek için tekrar teşekkür eden Yücel, mektupta serbest bırakılmasından bu yana neler yaptığına da yer verdi.

Serbest bırakılmasının ardından yaşadıklarını anlattığı kitabı üzerinde çalıştığını belirten Yücel,  “böylece hayatımın bu evresiyle vedalaşmak istiyorum” dedi.

Kitabı tamamladıktan sonra gazeteci olarak tekrar haber yapmaya devam etmek istediğini dile getiren Yücel “belki dünyanın başka bir yerinden belki de, serbest bırakılışımın, temel hak ihlalleri konusunda bir iyileşme işareti olmadığı Türkiye’den” ifadesini kullandı.

Serbest bırakıldıktan sonraki aylarda ağır hasta olan babasının yanında geçirdiğini paylaşan Yücel “kolay olmadı ama en azından yanındaydım. Tutsaklığımın birkaç ay daha uzun sürmesi durumunda yaşanabilecekleri düşünmek dahi istemiyorum” dedi.

Hakkında “terör örgütü propagandası” yapmak ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlarından açılan dava devam eden Deniz Yücel, 14 Şubat 2017’den, 16 Şubat 2018’e kadar Silivri cezaevinde kalmıştı.

16 Şubat’ta tahliyesine karar verilen Yücel, hakkında yurt dışına çıkış yasağı olmaması nedeniyle Türkiye’den ayrlmıştı. Yücel’in hakkında iddianame hazırlanmadan aylarca tutuklu kalması uluslararası tepkilere ve Türkiye ile Almanya arasındaki ilişkilerin gerilmesine yol açmıştı. Yücel’in İstanbul’da yargılandığı davanın bir sonraki duruşması 11 Nisan’da.

DW,dpa/MY,GA

© Deutsche Welle Türkçe

Türk hükümeti Alman gazetecilere basın kartı vermeyi reddetti

Alman İkinci Televizyonu ZDF’in İstanbul bürosu şefi ve Tagesspiegel gazetesinin muhabiri artık Türkiye’de çalışamayacak. Basın mensuplarının akreditasyonlarının uzatılmama sebebi henüz bilinmiyor.

Bir süredir ülkede çalışan bir grup uluslararası basın mensubunun süresi dolan akreditasyonunu uzatmadığı için eleştirilere hedef olan Türk hükümetinin, iki Alman gazeteciye basın kartı vermeyi reddettiği öğrenildi. Alman İkinci Televizyonu ZDF’in İstanbul bürosu şefi Jörg Brase ve Tagesspiegel gazetesinin Türkiye muhabirlerinden Thomas Seibert’in 2019 yılı için yaptıkları basın kartı başvurusunun kabul edilmediği bildirildi. Ret kararının gerekçesi henüz bilinmiyor. Gazetecilere gelen mailde sadece 2019 yılı için basın kartının uzatılması talebiyle yaptıkları başvurunun kabul edilmediği belirtiliyor. ZDF Genel Yayın Yönetmen Vekili Bettina Schausten kararı değerlendirirken “sadece üzücü değil, aynı zamanda kesinlikle anlaşılmaz” ifadesini kullandı. Türkiye’nin bu adımıyla ZDF’in ülkeden haber geçmesini imkansız kıldığını belirten Schausten, “ZDF karara itiraz edecek, umarız Türk yetkililer kararlarını tekrar gözden geçirir.” dedi. Schausten, Alman Dışişleri Bakanlığı ile yakın temasta olduklarını aktardı. 57 yaşındaki Jörg Brase, Ocak 2018’den bu yana ZDF’in İstanbul bürosunun şefliğini üstleniyor.

22 yıldır aralıksız İstanbul’dan haber geçiyor

Thomas Seibert ise 1997 yılından bu yana aralıksız olarak, Tagesspiegel gazetesinin Türkiye’deki iki muhabirinden biri. Gazetenin diğer muhabiri, aynı şekilde 22 yıldır aralıksız olarak Türkiye’den haber geçen Susanne Güsten’in de hâlâ basın kartının uzatılması için yaptığı başvuruya cevap beklediği bildiriliyor.

Ankara’nın onayıyla yıllık olarak dağıtılan basın kartları, yabancı basın mensuplarının Türkiye’de çalışabilmesi için resmi izin niteliği taşımanın yanı sıra Türkiye’de oturma izni için de ön koşullar arasında sayılıyor. Ancak Türkiye’de görev yapan yabancı gazetecilerin yanı sıra Alman basın mensuplarının neredeyse yarısının basın kartları, sürelerinin dolmasının üzerinden iki ay geçmesine rağmen yenilenmedi.

Alman hükümeti ve Sınır Tanımayan Gazeteciler’den çağrı

Son olarak bazı Alman gazeteciler yeni basın kartını alamadığı için, Perşembe günü İstanbul’da yapılan AB-Türkiye Yüksek Düzeyli Ekonomik Diyalog Toplantısı’na alınmamış, bugün Alman hükümeti, Türkiye’ye çağrı yaparak ülkedeki uluslararası basın mensuplarının çalışmalarının engellenmemesini talep etmişti. Federal Hükümet Sözcüsü Steffen Seibert, Türkiye’deki bir grup Alman ve Avrupalı gazetecinin şu anda süresi dolan akreditasyonlarının uzatılmasını beklediklerini söylerken, Dışişleri Bakanlığından bir sözcü de, gelişmeleri “artan bir endişe ile” takip ettiklerini belirtmişti.

Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü de, Türk hükümetine ülkedeki uluslararası basın mensuplarının işlerini engellememe ve süresi dolan akreditasyonları uzatma çağrısı yapmıştı. RSF’ten yapılan açıklamada, gazetecilerin görevini yapmasının engellendiği ve bunun “bağımsız yabancı kaynakların haber yapmasını sınırlandırmak amacıyla” yapıldığı öne sürülmüştü.

dpa, DW/AÜ,ÖA

© Deutsche Welle Türkçe

TGS’den Sözcü açıklaması: Amaç kalan yüzde 5’i de kontrol etmek

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Başkanı Gökhan Durmuş, SÖZCÜ gazetesi yazarları ve yöneticileri hakkında FETÖ yapılanmasına bilerek yardım etme suçundan açılan davanın amacını, “medyada muhalif olarak kalan yüzde 5’lik kesimi de kontrol altına almak” diye tanımladı.

Durmuş, Sözcü’nün Gülen yapılanması aleyhinde yaptığı haberlere karşın örgüt üyeliği ya da yardımla suçlanmasının “akıl dışı” olduğunu belirtti.

Durmuş, “AKP iktidarı son yıllarda kendine muhalif olan tüm kesimleri terör örgütü üyeliği ya da yardım suçlaması yaparak cezalandırıyor. Sözcü gazetesi FETÖ karşıtı yayınları ile ön plana çıkarken, bugün sahibi ve yazarlarının yardım etmekle suçlanması insan aklı ile dalga geçmek anlamına geliyor. Bu tarz suçlamalarla gazetelerin ve gazetecilerin kamuoyunda itibarları zedeleniyor, zayıflaması amaçlanıyor. Bugün Sözcü gazetesine ve yazarlarına yapılmak istenen de tam budur” ifadesini kullandı.
sözcü.com.tr

PEN Türkiye: Muhalif kimlikler cezalandırılıyor

Uluslararası yazarlar birliği PEN tarafından ilan edilen 15 Kasım Hapisteki Yazarlar Günü’nde PEN Türkiye 2. Başkanı Özcan, Türkiye’de yazar ve gazetecilerin muhalif kimlikleri nedeniyle cezalandırıldığını söyledi.

Uluslararası Yazarlar Birliği’nin (PEN) 1981’den beri her yıl 15 Kasım’da düzenlediği Hapisteki Yazarlar Günü’nde PEN Türkiye Merkezi 2. Başkanı Halil İbrahim Özcan DW Türkçe’ye Türkiye’deki durumu değerlendirdi.

PEN Türkiye Merkezi’nin Hapisteki Yazarlar Komitesi’nin de başkanı olan Özcan, “Söylediklerinden dolayı değil muhalif kimliklerinden dolayı cezalandırılmaya çalışılıyor insanlar ve o anlamda da Türkiye’den görünen ve görünmeyen bir beyin göçü var. Arkadaşlar yurtdışına gidiyor ya da gitmeyi düşünüyor ki, bu da Türkiye için çok büyük bir kayıp” dedi.

PEN davaları izliyor

Türkiye’deki cezaevlerinde 130’un üzerinde yazar ve gazetecinin tutuklu ve hükümlü olarak bulunduğunu belirten Özcan, cezaevinde 5 ya da 6 yazarın olduğunu geri kalanını gazetecilerin oluşturduğunu belirtti.

Özcan “Düşünce ve ifade özgürlüğü temelinde bütün davaları ayrım yapmadan izliyoruz ve düşüncelerimizi basınla paylaşıyoruz. Ne yazık ki PEN Merkezi olarak yazarların yazarlık durumuyla ilgileneceğimiz yerde ülkenin içinde bulunduğu durumdan dolayı çabamızı, emeğimizin çoğunluğunu düşünce ve ifade özgürlüğü üzerine yoğunlaştırıyoruz” şeklinde konuştu.

Türkiye’deki cezaevi koşulları ile ilgili olarak ise Özcan “Her cezaevinin koşulları farklı oluyor. Ben de 12 Eylül’de 10 yıl çeşitli cezaevlerinde yatan biri olarak biliyorum. Çünkü her cezaevinin müdürüne, yapısına göre değişiklikler var. Fakat tabii ki kısıtlamalar var. O kısıtlamaların en yoğun olduğu yer Silivri Cezaevi” diyor.

Sürgündeki gazeteciler

Özcan, düşünce ve ifade özgürlüğü alanındaki gerileme nedeniyle sadece cezaevinde olan yazar ve gazetecilerin etkilenmediğini söylüyor.

Özcan, “Sadece cezaevindekiler değil, sürgündeki insanlar da arkalarından boş bırakılmıyorlar. Ragıp Zarakolu abimiz bunun örneklerinden biridir. Yaptığı ettiği hiç birşey yoktur ve kırmızı bülten çıkartıldı. Yani böyle komik bir durum” şeklinde konuşuyor.

Yazar ve yayıncı Ragıp Zarakolu için 2011’de yaptığı konuşma nedeniyle açılan dava kapsamında Eylül ayında kırmızı bülten kararı alınmıştı.

Basın özgürlüğü geriliyor

Türkiye’de basın özgürlüğünün içinde bulunduğu durum, uluslararası alanda hazırlanan raporlara da yansıyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün açıkladığı Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye 2002 yılında 100’üncü sıradayken 2018 yılında ise 180 ülkenin yer aldığı listede 157’inci sıraya geriledi.

Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın 8 Kasım tarihli açıklamasına göre Türkiye’de 145 gazeteci ve medya çalışanı hapiste bulunuyor.

Acil eylem çağrısı

PEN International’ın internet sayfasında 15 Kasım’a özel yayımlamış olan bildiride ise dünyanın dört bir yanında ifade özgürlüğü kapsamında düşüncelerini açıkladıkları için hedef alınan ve bazı durumlarda öldürülen yazarları ve gazetecileri korumak için acil uluslararası eylem çağrısında bulundu.

PEN’in Hapisteki Yazarlar Komitesi Başkanı Salil Tripathi “Otoriter hükümetler giderek daha fazla cesaretleniyor ve yazarları ve gazetecileri daha fazla sayıda hedef alıyorlar. Bazıları sadece işlerini yapmak için ağır bir bedel ödüyorlar. PEN’in Hapisteki Yazarlar Günü dünya çapında özgür ifadeyi destekleyenleri bu cesur çalışma arkadaşlarımızla dayanışma içinde olmaya ve bir mesaj vermeye davet ediyor. Susturamayacaksınız, okuyucuları susturulamayacak, bizi susturamayacasınız, bu okuyucu ve yazar arasındaki bağı susturamayacaksınız” dedi.

Seda Sezer Bilen

© Deutsche Welle Türkçe

https://www.dw.com/tr/pen-türkiye-muhalif-kimlikler-cezalandırılıyor/a-46297522

Alman Meclis Futbol Takımı Türk gazetecilere karşı

Federal milletvekillerinden oluşan futbol takımı, Berlin’de Türk gazetecilerle bir maç yapacak. Bu dostluk maçı ile, dünya çapında tutuklu gazetecilerin durumuna dikkat çekilmek isteniyor.

Alman Federal Meclis Futbol Takımı basın özgürlüğü için Türk gazeteciler ile maç yapacak. Federal milletvekillerinden oluşan takımın kaptanı Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partili Marcus Weinberg, Salı akşamı Berlin’de oynanacak maç ile dünyada tutuklu bulunan 262 gazetecinin durumuna dikkat çekmek istediklerini belirtti. Dünyada en fazla gazetecinin tutuklu bulunduğu ülke olan Türkiye’nin “dehşet listesinin başında yer aldığını” kaydeden Weinberg, maç sonrası Türk gazetecilerle ilginç sohbetler yapma fırsatı bulacaklarını söyledi.

“Basın özgürlüğü, hür ve demokrat bir toplumun en önemli temellerinden biridir” diyen CDU’lu politikacı, dünyanın her yerinde Almanya’daki gibi şartların hakim olmadığının farkında olduklarını söyledi. Bağımsız haberciliğin yapılmasına izin verilmeyen bir yerde, başka insan haklarının da ihlal edildiğinden neredeyse emin olunabileceğini belirten Alman milletvekili, “konuyu görmezden gelemeyeceklerini” vurguladı.

Federal Meclis Futbol Takımında, mecliste grubu bulunan tüm partilerden yaklaşık 80 kişi bulunuyor. Alman Milli Takımı’nın resmi formasıyla sahaya çıkan ekip senede yaklaşık 20 maç oynuyor. Takım, bu maçlarla kamuoyunun ilgisini belli konulara çekmeye veya hayır amaçlı bağış toplamaya çalışıyor.

Kaynak: DW Türkçe – Berlin

Foto: Studio Kohlmeier

 

Deniz Yücel Türkiye aleyhine tazminat davası açtı

Die Welt gazetesi muhabiri Deniz Yücel Türkiye aleyhine tazminat davası açtı.

Sınır Tanımayan Gazetesiler (RSF) örgütünün Türkiye şubesi resmi Twitter hesabından yapılan açıklamada şöyle denildi:

merkezli gazetesinin muhabiri Deniz Yücel ’de bir yılı aşkın süreyle “haksız tutuklamaya uğradığı” gerekçesiyle 1 milyon TL tutarında tazminat davası açtı. Avukatı Veysel Ok’un İstanbul 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açtığı dava 25 Eylül’de başlayacak.”

 

Türkiye’de otokrat rejim tescillendi

Avrupa Türk Gazeteciler Birliği (ATGB) Basın Açıklaması:

ADİL OLMAYAN KOŞULLARDA KAZANILMIŞ ZAFER, ZAFER DEĞİLDİR!

BASIN VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE 24 HAZİRAN DARBESİ…

Baskın erken seçim Türkiye’de AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın zaferi ile sonuçlandı.

Adil olmayan şartlarda, OHAL koşullarında, muhalif medyanın susturulduğu bir ortamda gerçekleşen 24 Haziran seçimleri, gazetecilerin, muhalif politikacıların, öğrencilerin, hukukçuların, akademisyenlerin, aydınların cezaevinde esir edilmesinin gölgesinde gerçekleşti.

Diğer taraftan, Türkiye’nin tek kamu ajansı olan Anadolu Ajansı’nın çarpıtılmış verileriyle halkın gece boyunca aldatıldığı bir ortamda gerçekleşen 27. Dönem Cumhurbaşkanı ve Milletvekili Seçimi’nde vatandaşlar ve muhalefet, özgürlükçü demokrasi ve bağımsız bir Türkiye için el ele mücadele vererek tarih yazdı.

15 Temmuz darbe girişiminden ve 20 Temmuz sivil darbesinden bu yana uçurumun eşiğine getirilen ve Başkanlık seçimi ile otoriter rejimi tescillenen Türkiye’de bu son seçimlerden sonra artık demokrasiden ve özgürlüklerden söz edilemeyeceğini üzülerek gözlemliyoruz.

Erdoğan’ın ev ödevleri ise çok:

· Ülkenin tüm kaynaklarını satıp tüketen iktidar seçim zaferi sarhoşluğundan hızlı bir şekilde ayılıp, sadece kendisinin değil halkının da altında kalması kuvvetle ihtimal ekonomik çöküntüye acil çare üretmeli.
· Yargıdan eğitime, ordudan siyasete dek derinlemesine sızmış olan siyasal İslamcı anlayış tüm kadrolardan arındırılmalı.
· Seçim kampanyaları çerçevesinde verdiği OHAL’i kaldırma sözünü tutmalı

· Yeniden adalet ve hukuk tesis edilmeli.
· Avrupa Birliği ile bağlarının tamamen kopma noktasına gelen Türkiye’nin yüzü yeniden Batı’ya çevrilmeli.
· Barış politikaları geliştirmeli, Türkiye’nin dış dünyayla ilişkilerini derhal düzeltmeli.
· Suriye meselesi ve Suriyeli mültecilere yönelik hoşnutsuzlukla baş edebilen çareler üretmeli.
· Ve elbette zaten sayısı bir avuç olan muhalif medyaya dokunmamalı.
· Basın ve ifade özgürlüğü ihlalleri sona erdirilmeli.
· Cezaevindeki meslektaşlarımızın sadece gazetecilik yaptıkları için cezalandırılmalarına son verilmeli.

Umutları örgütlemeyi başaran muhalefetin güçlü mücadelesini ve Türk halkının umut dolu ve inançlı direnişini ise “yüreklendirici” olarak niteliyor, özgür, çağdaş Türkiye için umudumuzun devam ettiğini bildiriyoruz.

Hiçbir şey bitmedi. Her şey esas şimdi başladı.

Avrupa Türk Gazeteciler Birliği (ATGB) Yönetim Kurulu