Can Dündar ile birlikte Leipzig Basın Özgürlüğü ve Medyanın Geleceği Ödülü’ne layık görülen gazeteci Erdem Gül, Türkiye’de basının durumunu DW Türkçe’den Meltem Karagöz’e anlattı.
Gül’e göre gerçekleri yazmak bedel ödemek demek.
DW Türkçe: Gazeteci Can Dündar ile birlikte uluslararası alanda pek çok ödül aldınız. Bu ödüller arasında “Leipzig Basın Özgürlüğü ve Medyanın Geleceği Ödülü” de var. Ödülle ilgili ne düşünüyorsunuz?
Erdem Gül: Öncelikle yarınki ödül törenine ben katılamayacağım. Çünkü Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişiminin ardından olağanüstü hal (OHAL) ilan edildi ve OHAL süresince de -neredeyse üçüncü ayına yaklaşıyor darbe girişiminin ardından yeni girdiğimiz süreç- sekiz adet Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarıldı. Bu KHK’lar doğrultusunda Türkiye’de “bizim gibi devlet aleyhine işlenmiş suçlardan soruşturmaları bulunanların” pasaportlarını iptal ettiler. Mahkeme kararına dayanmadan, tamamen idari bir işlem olarak. O nedenle ödül törenine katılamıyorum. Ama ödül törenine ilişkin şunu söyleyebilirim: Türkiye’de zaten 15 Temmuz darbe girişiminin öncesinde de geriye doğru bir gidiş vardı, örneğin Türkiye’nin hala üyelik görüşmelerinin sürdüğü Avrupa Birliği’nin temel kriterleri dediğimiz; özgürlük, demokrasi, düşünce ve ifadeyi yayma serbestîsi konusunda büyük sıkıntılar yaşanmaktaydı. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından bu sıkıntılar daha da arttı. Türkiye’de gazetecilik, ifade özgürlüğü, ifadeyi yayma özgürlüğü en zor zamanlarından geçiyor. Bize verilen ödülü de Türkiye’de düşünce ve ifade yayma özgürlüğünü genişletme çabası ve bu çabayı sürdürürken uğradığımız baskılarla dayanışma çerçevesinde algılıyorum. Tabiî ki her gazeteci gibi, yaptığımız ve manşet olduğumuz bir haberden dolayı bu ödülü almak isterdik ama öyle görünüyor ki haber nedeniyle uğradığımız üç aylık cezaevi sürecimiz var, onunla bir dayanışma olduğunu gösteriyor.
DW Türkçe: Özellikle 15 Temmuz’dan beri yaşanan gelişmeler Türkiye’de gazetecilerin işini daha da zorlaştırdı. Şu an nasıl bir ortamda çalışıyorsunuz? 
Gül: Bu söyleşiyi yapmamızdan iki gün önce daha yeni, aralarında İMC TV’nin de olduğu bazı radyoların da olduğu Hayat TV’nin de olduğu 10’un üzerinde radyo ve televizyon hiçbir mahkeme kararı olmaksızın idari kararlarla kapatıldı, mühürlendi. Şu an cezaevinde 15 Temmuz öncesinden de başlayarak ama 15 Temmuz sonrasında sayıları artan bir biçimde 100’ün üzerinde gazeteci arkadaşımız var. Bunların ağırlıkla hapiste oluşlarının, tutuklu oluşlarının nedeni yazdıkları, çizdikleri. Bunun dışında ellerine silah alma gibi deliller yok, sadece yazmaları çizmeleri, dolayısıyla gazetecilik için büyük bedel ödemeyi göze almak gerekiyor bu günlerde. Bu sadece büyük olağanüstü haberleri yazmak değil, sadece olanı biteni yazmak bile zor görünüyor Türkiye koşullarında. Çünkü medyanın büyük bir kısmı kendi liglerinden. Oto sansür de uyguluyorlar. İktidarın istemediği ya da hoş görmediği gerçekler yazılıp çizilemiyor. Dolayısıyla benim söyleyebileceğim sadece günlük gerçekleri bile yazabilmek Türkiye’de büyük bedel ödemeyi gerektiriyor.
DW Türkçe: Peki, basına yönelik bu müdahaleler nereye varacak? 
Gül: Örneğin dün de Resmi Gazete’de yine hükümetin idari bir kararı yayınlandı. Bu karara göre, medyada çalışanlar hakkında örneğin herhangi biri ya da kaç tanesiyse, terör örgütleriyle ilintili bir dava açılması halinde onları işten atma zorunluluğu getiriyor. Eğer atmazlarsa devletin gazetelere verdiği ilanlardan mahrum bırakılacaklar. Bir yandan zaten OHAL ve özgürlük zemininin git gide daralması gibi bir sorun yaşarken öbür yandan bu kararla ekonomik olarak da büyük bir baskı altına alınmış oluyor medya. Türkiye’de belki günlük hayat yaşanıyor ama ifade özgürlüğü, halkın haber alma özgürlüğü ve bu haberi dile getirme özgürlüğü gitgide lüks hale geldi diyebilirim.
DW Türkçe: Türkiye’de basın özgürlüğüne yönelik kısıtlamalara tepkiler de var. Sizce bu kısıtlamalara yönelik tepkiler karşılık buluyor mu? Hükümet bu tepkileri ne derece dikkate alıyor?
Gül: Şöyle bir durum var: Türkiye’de darbe girişimine mecliste bulunan dört partinin dördü de yani muhalefet partileri de 15 Temmuz gecesi meclise giderek darbeye karşı duruş gerçekleştirdiler. Dört parti ortak imza attı. Daha sonra Cumhurbaşkanı’nın çağrısı üzerine Yenikapı Mitingi oldu. Bu Yenikapı mitingine CHP ve MHP liderleri de katıldı. O günden sonra Türkiye’de “Yenikapı Ruhu” diye bir şeyden de söz ediliyor. Özellikle CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu açık bir biçimde oluşan mağduriyetleri sadece darbeyle mücadele yaparken, başka kesimleri de, darbeyle hiç ilgisi olmayan hükümete muhalif kesimlerin de baskı altına alındığını açık biçimde dile getiriyor. Ama şu ana kadar hükümetten bu yönde, bu mağduriyetlerin giderilmesi yolunda bir adım atılacağına dair bir işaret gelmedi. Tersine, “evet adaletli davranacağız” şeklinde demeçler görüyoruz ama bunun darbeyle hiç ilgisi olmayan kesimlerin işlerinden atılmasını ya da tutuklanıp gözaltına alınmasını düzeltici bir hamle şu ana kadar görmedik.
DW Türkçe: Siz uzun yıllardan beri Ankara’da siyaseti yakından izliyorsunuz. Milli Görüş’ün yükselişiyle Refah Partisi, ardından Fazilet Partisi ve Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (AKP) de yakından takip ettiniz. Sizce Gülen yanlıları AKP içinde nasıl güçlendi?
Gül: Yaşadığımız ve edindiğimiz bilgiler gösteriyor ki, AKP’nin birkaç dönemi var. Birincisi AKP 2002, 2003’te iktidara geldiğinde, kendi ajandasında, kendi partisinin öncelikleri yerine Türkiye’nin demokratikleşme ve AB hedefini öne geçirdi ve bu doğrultuda adımlarını attı öncelikle. Dört beş yıl hatta daha fazla böyle gitti ve toplumda ve hükümete karşı ciddi bir çatışma olmadı. Ancak 2010’a doğru iktidarın gitgide AB hedefinden uzaklaşması, demokratikleşmeyi artık öncelikli bir çalışma olarak görmemeye başlaması sırasında da iktidar içinde de ilk çatışmalar meydana gelmeye başladı. Sonraki gelişmelerde biz gördük ki, iktidar tam bu dönemden itibaren Fethullahçılara devletin güvenlik bürokrasisini, yargıyı biraz teslim etmiş gibi bir görüntü ortaya çıktı. Hatırlayalım; büyük büyük davalar oldu, Ergenokon, başka davalar… Şimdi bunlar sıkça tartışılıyor. Sonra devlet içindeki bu işbirliği 17 Aralık’taki, 2013 sonundaki, dört bakanın görevden ayrılmak zorunda kalmasına neden olan yolsuzluk operasyonuyla sona erdi.
DW Türkçe: MİT TIR’ları davasından yargılandınız, “devletin gizli belgelerini yayınlamaktan” ceza aldınız. Bu davanın Ankara için anlamı ne? 
Gül: Biz üç ay hapiste kaldık. Hakkımızda başlangıçta hakkımızda ömür boyu hapis istemli davalar açıldı daha sonra bunların bir kısmı düştü ama sizin de söylediğiniz gibi son duruşmada “devletin gizli kalması gereken belgelerini yayınlamaktan” hapis cezası verildi bize. Gazeteci olarak benim açımdan durum çok net. Birincisi, Türkiye’nin bir Suriye politikası vardı ve şimdi biz bunun zaten sonuçlarını yaşıyoruz Türkiye olarak. Çok uzun süreden beri yaşıyoruz ama bugünlerde daha sıcak yaşıyoruz. Türkiye çünkü Suriye’nin -az da olsa bir kısmında- Suriyeli muhalif güçleri destekleyerek kendi askeri gücüyle oralarda yer alıyor. Ama esas olarak o haberleri yaptığımız dönemde Türkiye’de büyük katliamlar olmaya başlamıştı. Diyarbakır’da HDP mitingine saldırı olmuştu. IŞİD’in Türkiye’ye yönelik canlı bomba eylemleriyle katliamlar olmaya başlamıştı. Bizim haber yaparken tek kastımız Türkiye’nin bu Suriye bataklığına çekilmemesi ve Suriye’ye benzer görüntülerin meydana gelmemesi için ortada silahlar insan hayatına zarar verici silahlar, silahlanmalar varsa yasadışı, bütün bunları dile getirmekti. Dolayısıyla gazeteci gibi davrandık. Ve bizim yargılanmamız Türkiye’de de kabul ediliyor ki gazeteciliğin yargılanması oldu.
DW Türkçe: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Gül: Halkın mutlaka en kötü koşullarda bile halkın bilgilenmesi, kendi yaşamına ilişkin kararlar hakkında, devletin aldığı kararlar ya da güç sahiplerinin aldığı kararlar hakkında bilgi edinmesi gerekiyor. Bunun için de medya organlarına ihtiyaç var. Bizim yeni baştan, bu haklar çok gerilemiş durumda, halkın haber almasını sağlayacak bir medya ortamını yeniden kazanmamız gerekiyor. Bunun için de Türkiye’deki ifade özgürlüğünü savunanların çok büyük desteğe ihtiyacı var.

.

ULM – Çeyrek asırdır Güney Almanya’da yerel gazetecilik yapan, bu arada Avrupa çapındaki gazetelerle de bir dönem çalışan Mustafa Bozdurgut, yerleşik Türk “marka gazetelerinin” çöküş sürecini değerlendirdi.

Yeni Posta Yayın Grubu’nu kurucusu Bozdurgut’a göre, Avrupa’da Türkçe habercilik yapmak isteyenler, kendilerini ve yayın anlayışlarını dijital gereksinimlere göre gözden geçirmek zorunda.
Son 15-20 yıl içinde okurlarının neredeyse yüzde 95’ini yitirdiği gözlenen Avrupa’daki Türkçe günlük gazetelerin bu yıkımı sizce hangi sektörel nedenlere dayanıyor? Yani, yerleşik ve çok satışlı Türk gazeteleri neler yaptı ve yapmadı ki böyle ani bir bitişi yaşamaya başladı?
MUSTAFA BOZDURGUT – Günlük Türkçe kağıt gazetelerin Türkiye’de sıkıntıya girmesi ve Avrupa’da ise çökmesinin bana göre çeşitli sebepleri var. Yaklaşık altı-yedi yıl önce Avrupa’da yayınlanan günlük kağıt gazetelerin yıkılacakları ve “bir sosyal vaka olmaktan çıkacakları” öngörüm maalesef erken gerçekleşti.
Ben iyi bildiğimi sandığım Avrupa’daki günlük gazeteler ve yerel basınla ilgili düşüncelerimi aktarmaya çalışayım.

Yeni Posta Yayın Grubu'nun Kurucusu Mustafa Bozdurgut
Yeni Posta Yayın Grubu’nun Kurucusu Mustafa Bozdurgut

Kağıt gazetelerin gerilemesinin, günlük gazetelerin kelimenin tam anlamıyla yıkımlarının en önemli sebebi tabii ki, iletişim teknolojilerindeki şaşırtıcı, devasa gelişmelerin durmaksızın devam etmesi. Buna yönetimsel ve mesleki hatalar da eklenince kaçınılmaz son maalesef daha erken tarihte gerçekleşti. Okur hem meraklıdır, hem de ekonomik, sosyal çıkarı gereği habere, bilgiye haklı olarak en kısa zamanda ulaşmak ister. Günümüzde okur, habere, bilgiye evindeki, işyerindeki bilgisayarından, tabletlerinden ve cep telefonlarından zahmetsiz, ücretsiz anında ulaşma imkanına sahipken neden kağıt gazete peşinde koşsun!
GAZETELERİN BEKLENEN ÇÖKÜŞÜ
Okurun ulaşmak istediği haberler hem çeşitlendi çoğaldı, hem de inanılmaz hızlandı. Kişilerin ilgisindeki ülke/ler ve dünya gündemi saat başı değişiyor. Hatta haberler bazen dakika dakika izlenmek isteniyor. Değişik periyodlardaki kağıt gazetelerin iletişimdeki bu hıza yetişmeleri, ulaşmaları, yarışmaları teknik olarak olanaksız. Hayal bile olamaz.
Klavyenin, daktilonun, rotatiflerin tuşlarını teknik olarak devre dışı bırakmasının dışında, gelelim kağıt gazetelerin özellikle Avrupa’daki günlük Türkçe gazetelerin sosyal varlık olarak devre dışı kalmalarının teknolojideki gelişmelerin dışındaki diğer sebeplerine. Yukarıda belirtmeye çalıştığım genel teknolojik etkinin dışında, şu var: Günlük Türkçe gazetelerin merkezi Almanya Frankfurt’tur. Almanya’da 3 milyon, diğer Avrupa ülkelerini de hesaplarsak yaklaşık 5 milyon Avrupalı Türk, potansiyel okurdur. Bir kere başta Almanya olmak üzere yurtdışındaki günlük gazete sayısı mevcut talepten fazla. Gazetelerin arkasındaki güç odaklarının arzularıyla, gazete okurlarının istekleri çelişti. Nedir bu çelişki? Kimi gazeteler, okuru gazete beklerken, adam okurumu nasıl soyarım derdine düştü. Kimi gazeteler de okurlarının gazete beklentilerini dikkate almadı. Gazetecilikten uzaklaşıldı.
Teknolojiye hakim Amerika kaynaklı Google, Facebook ve benzer sosyal platformların pazar payları her ülkede olağanüstü arttı. Bu sosyal platformların vergi muafiyetleri haksız rekabeti beraberinde getirince, her ülkenin basın dünyası çıkmaza girdi. Bu arada gelirleri sürekli gerileyen Avrupa’daki Türkçe günlük gazetelerin çıkmaza girmeleri elbette kaçınılmaz hale geldi. Merkezleri Frankfurt’ta bulunan Türkçe günlük kağıt gazetelerin idari ve mesleki hataları objektif duruma eklenince, yıkımın zamanından önce gerçekleşmesi kaçınılmaz oldu. Bu hatalar nelerdi? Her gazete kendine göre farklı hatalar yaptı. Kötü gazetecilik, kötü haber, okuru enayi gibi görme, yalan haber, düzeysiz haber, okurun değil yöneticisinin beğeneceği haberlere ağırlık verme, bağlı bulunduğu güç merkezlerine yalakalıklar, okurlarını söğüşleme operasyonları gibi yanlışlıkları sayabiliriz…
SORUN OKURDA DEĞİL
Ayrıca, Avrupalı Türk gençlerinin çok önemli kısmı hem alışkanlık, hem de Türkçe zorluklarından ötürü Türkçe kağıt gazeteye yönelmiyorlar. Bu da büyük bir engel. Yeni nesiller başta ücretli kağıt gazetelerden hızla uzaklaştılar. Bu olumsuzluklar bir araya gelince kağıt gazete dünyasında ilk darbeyi özellikle parayla satın alınan kağıt gazeteler yedi.
Yeni bir ilgi için neler olmalı bu sektörde? Yoksa her şey boşuna mı?
MUSTAFA BOZDURGUT – Kağıt gazeteye olan ilginin azalmasının kabahati okurda değil. Okur ilgisiz değil. Birincisi yerel ücretsiz gazetelere olan ilgi hâlâ devam ediyor. Günlük kağıt gazete okuru azaldı, fakat sanılanın aksine haber takip eden okur sayısı eskiye oranla kat kat çoğaldı. Okur sadece günlük ücretli kağıt gazetelerden dijitale doğru kaydı. Okur çoğaldı ve ücretsiz dijital haberlere doğru yöneldi. Gerçek bu! Bu şartlarda Avrupa’da 30 bin, 50 bin, 100 bin gibi ortalama günlük Türkçe kağıt gazete tirajlarına ulaşmanın, ne yazık ki, boş hayal olacağını düşünüyorum. “Bir gün nasılsa düzelir!” diyerek hayaline inatla devam etmeye çalışan günlük kağıt gazeteler arasında “sübvansiyonla”, suni teneffüsle yaşamaya devam edenlerin de en kısa zamanda gerçeğin sert duvarına çarpacaklarını düşünüyorum. Avrupa’da bir kağıt gazete “çok iyi kurgulanırsa” belki yaşayabilir. Ancak böyle bir gazetenin realize edilmesi artık birçok şarta bağlı.
Türk gazetelerinin en tanınmış markaları dibe vurdu, ama Türkçe yerel basın diye bir tür mucize de var özellikle Almanya ve Avusturya’da. Sizin kurup yönettiğiniz Yeni Posta bunların en başında gelen bir yerel gazete. Eğer interneti de sayarsak, Türkçeli insanlar belki günlük Türkçe gazeteleri satın almıyor, ama haberlere ulaşmanın yolunu yine de bir biçimde buluyor. Özellikle haber sitelerinden kendine yarayanları seçebiliyor. Siz ise bu sektörde görece küçük bir bölgede gerçekten ciddi bir yerel başarının sahibisiniz. Yerel Türkçe basını nasıl değerlendiriyorsunuz? Avrupa’daki Türkçenin geleceği bu yerel gazetecilikte mi yatıyor?
MUSTAFA BOZDURGUT – Yerel kağıt gazetelerin yaşamlarına devam etmeleri bir mucize değil. Aksine normal bir durum. Sebebi çok basit: Dev dinozorların dünyaya egemen olduğu dönemde sadece 50 santimetreden küçük olan hayvanlar yaşamlarını sürdürebilmişler. Avrupa’daki yerel kağıt gazeteler de çoğu küçük oldukları için yaşayabiliyorlar. İhtiyaçları küçük oldukları için hayatta kalabiliyorlar. Avrupa’daki yerel kağıt gazetelerin çoğu bir ya da birkaç kişi tarafından, ancak birkaç şehirde faaliyet gösteriyorlar.
Bunların içinde Yeni Posta biraz daha farklı bir konuma sahip. Yeni Posta Güney Almanya’nın dört eyaletinde birden kağıt gazete olarak 25 yıldır yayın hayatına devam ediyor. Çeyrek asırdır okuru, temsilcisi, muhabiri ve işadamıyla çok sıkı ilişkiler kurabilmeyi becerebildiği için yaşamını sürdürebiliyor. Ayrıca 1997’den beri internette www.yeniposta.de adresiyle varlığını devam ettiriyor. 2013’den beri de internette günlük yayınını her yayın organının karşı karşıya oldukları zorluklarla boğuşarak aralıksız sürdürüyor. Ancak haberin geleceği dijitalde. Temennim Avrupa çapındaki Türkçe okura, gazetecilik mesleğini yüreğinde hisseden iyi gazetecilerle ulaşılır. (FHF)

www.avrupa-kultur.eu

.

Almanya’da 1 milyon civarında Türkçe konuşan insanın yaşadığı Kuzey Ren Vestfalya eyaletinin küçük bir bölgesi, geçtiğimiz yıllar içinde ciddi bir Türkçe yayın başarısına sahne oldu.

Almanca ve belli bir konuda başladığı yayıncılığını Türkçe “Bizim Aachen” ile sürdüren Günal Günal, Türkçe gazetelerin ve Türkçe yayıncılığın sorunları, Türk gazetelerinin çöküş süreci ve kendi başarısının nedenleri üzerine sorularımızı yanıtladı.

Türk gazetelerinin toplam satışları, 2016 yaz ayları itibariyle, 15 yıl öncesinin % 10’una kadar düştü. Hatta bu rakam belki daha da düşük. Ancak her durumda, en çok satan tek gazetenin bu yaz 6 bini biraz geçen bir satış bandıyla, geçen yıllar içinde okurlarının neredeyse 95’ine yakın bir bölümünü yitirdiğini söyleyebiliriz. Sizce bu gelişme neden normal? Ya da normal mi bu çöküş?
GÜNAL GÜNAL – Bundan bir ay önce Almanya’ya gelişimin 25’inci yılı doldu, yani çeyrek asır. İsterseniz ben konuyu geldiğim yıllardan bugüne doğru özetlemeye çalışayım. İlk yıllarda gittiğim her ortamda, (cafeler, berberler, evler) bir Türkçe gazete mutlaka görüyordum, bu da o dönemlerde gazetelerin okunduğunu, insanların hâlâ geldikleri yerdeki gelişmelere ilgi duymakta olduklarını gösteriyordu bana göre. Hatta daha ilginci, o dönemde Türkiye’de çıkan gazeteler bir gün sonra buraya gelirdi, yani gelişmeler bir gün geriden takip edilirdi ve gazetelerin içerikleri de tamamen Türkiye idi. O dönemde yeni olmamdan ve yeterince Almanca bilmememden dolayı çevremdeki gelişmeleri WDR radyosunun yarım saatlik Türkçe haber programından takip ederek öğrenirdim. Türkçe Televizyon kanalı olarak da sadece TRT İNT vardı. Bence bu dönemler Türkçe gazetelerin altın çağlarıydı.
MAKİNE DEĞİL İNSAN ÖNEMLİYDİ
Aradan geçen yıllar içinde bu gazeteler Avrupa sayfaları, Avrupa ekleri çıkartarak buradaki gündeme de yer vermeye başladılar, çünkü insanların artık yaşadıkları yerdeki gelişmelerden de haberdar olmak istediklerini fark ettiler. Bu sıralarda Avrupa’ya yönelen Türkiye gazetelerinin sayısı arttı, fakat bazıları pazarda yeterli pay edinemeyince geri çekildi. Aynı dönemlerde çanak antenlerle Türkiye’deki birçok yayın kanalı Avrupa’ya yayın yapmaya başladı, bunun sonucu olarak da görsel medya gazete satışlarını biraz geriletti. Evlere gazete alma oranları düştü, geriye sadece Türkiyelilerin ortak buluşma alanları olan kahveler, dernekler ve camiler gibi yerler kaldı. Daha yakın zamanlara gelince, en büyük darbeyi internet ve sosyal medya indirdi yazılı basına. İnsanlarımız merak ettikleri gelişmeleri internet üzerinden takip etmeyi tercih eder oldular, özellikle genç kuşaklar. Hatta günümüzde sosyal medya üzerinden “son dakika”, “flash gelişme” şeklinde paylaşımlarla anında kitlelere ulaşılabiliyor, gazeteler ise bu gelişmeye ancak ertesi gün yer verebiliyorlar. İşte gazetelerin bugün eski rakamların yüzde 10’una gerileme süreci de böylece oluştu. Hatta büyük heveslerle Avrupa’da bürolar açan, matbaa satın alıp, baskıyı buralarda yapan Türkiye gazeteleri günümüzde bundan vazgeçerek, tüm işlerini tekrardan Türkiye’den yürütmeye çalışmaktalar. Bundan sonrası da bence çok parlak gözükmüyor. Bu çöküş normal ve öngörülebilir bir durumdu.
Türk günlük gazetelerindeki bu korkunç gerilemeyi siz nasıl görüyorsunuz? Sadece okurların ilgisizliği ile mi açıklanmalı bu durum? Türkçe gazetelerin yıkımı sizce hangi sektörel nedenlere dayanıyor? Yani, Türk gazeteleri neler yaptı ve yapmadı ki, böyle ani bir bitişi yaşamaya başladı?
GÜNAL GÜNAL – “Bizim insanımız okumayı sevmiyor, okumayan bir toplumuz” gibi sözlere ben pek itibar etmiyorum. Türkiye’deki gazete ve kitap satışlarının düşük olması bir gerçek olmakla birlikte benim kastetmek istediğim farklı bir şey. Bu gazeteler, okurlarına onların ilgisini çekecek haber ve bilgiyi yeterince ulaştıramadılar. Bu konuda en başarılı oldukları alan ise spor sayfaları oldu ve bugün satılan gazeteler bence bu spor sayfaları için alınmakta.
Yani okuyucu ilgisizliğinin yanında, gazeteler Avrupa’da matbaalara, bürolara yatırım yaparken personel yetiştirmeye ve ciddi bir kadro oluşturmaya önem vermediler, yani insana yatırım yapmadılar. Diğer bir nedense, genelde tüm dünyada yazılı basın büyük bir hata yaparak, online sistemine de geçti. Hatta dünya çapında çok bilinen gazeteler kapandı, bazıları ise sadece online yayın hayatlarını sürdürmekteler. Bence kağıt üzerinde kalmalı ve yola böyle devam etmeliydiler. Türkiye gazetelerinin gerilemesinde yerel olarak çıkarılan gazete ve dergiler de az da olsa etkili oldular.
YENİ PROJELER
Türkçe okuyan insanlar yok değil. Sadece Almanya’da 3 milyon Türkiye kökenli insan yaşıyor. Bu insanların Türkçe gazetelere tamamen ilgisiz olduğu söylenemez. Ama gözle görünür bir biçimde yerleşik gazetelere karşı ilgisizler… Yani bir ilgi için neler olmalı bu sektörde? Yoksa her şey boşuna mı?
GÜNAL GÜNAL – Biraz önce bahsettiklerime dayanarak söyleyebileceğim tek şey artık çok geç olduğu. Bir tek çıkış yolu olabilir, ama Türkiye gazeteleri de buna yanaşmazlar. Herhangi bir yayınevi çıkıp “Ben sadece Avrupa’da yayınlanan ve burada oluşturacağım ciddi bir ekiple yeni bir gazete çıkarıyorum ve bunun içinde Avrupa’da yeni bir yatırım yapıyorum” demeli. Bunu da söyleyecek bir yayınevi bulmak oldukça zor ve hatta Avrupa’da bunu yapacak yeni bir yatırımcı bulmak da, bir o kadar zor.
Bütün bunlara rağmen böyle bir gereksinim var, bunu da ancak yerel bazda yaşam savaşı veren gazete ve dergilerin birlikteliği ile uzun zamana yayarak, belki gerçekleştirmek mümkün olabilir. Kısa vadede birbirine yakın yayın organları bir araya gelerek daha geniş bir alanda (birkaç şehirde) daha yüksek tirajlı bir yayın organına dönüşebilirler. Orta vadede ise bu, eyaletler düzeyine çıkarılabilir. Uzun vadede de tüm bu organların birleşmesiyle ülke ve hatta Avrupa çapında ciddi bir yayın organı hayal edebiliriz.
Türk gazetelerinin en tanınmış markaları dibe vurdu, ama Türkçe yerel basın diye bir tür mucize de var özellikle Almanya ve Avusturya’da. Eğer interneti de sayarsak, Türkçeli insanlar günlük Türkçe gazeteleri satın almıyor, ama haberlere ulaşmanın yolunu yine de bir biçimde buluyor. Özellikle haber sitelerinden kendine yarayanları seçebiliyorlar. Siz bu alanda Aachen gibi küçük bir bölgede ciddi bir başarının sahibisiniz. Yerel Türkçe basını nasıl değerlendiriyorsunuz? Avrupa’daki Türkçenin geleceği bu yerel gazetecilikte mi yatıyor?
GÜNAL GÜNAL – Almanya’ya geldiğim günden beri bulabildiğim Türkçe yerel gazete ve dergileri toplamaya, incelemeye ve arşivlemeye özen gösterdim. Yerel yayın organlarının Türkçenin geleceğinde payı vardır ancak öncelikle birçoğu kendi Türkçelerini düzeltmelidir.
Yerel basın konusundaki gözlemlerimi şöyle özetleyebilirim: Yayın hayatına başlayan birçok yerel gazete ve dergi ciddi ön planlamalar yapmadıkları için, maddi nedenlerden dolayı kısa sürede kapanmak zorunda kaldı. Parmakla sayılabilecek kadar yerel veya bölgesel yayın organı ise uzun soluklu olmayı başarabildi, onların da hakkını yememek lazım.
BAŞARIMIN KRİTERLERİ
Sizin, “Aachen ve çevresinde yarattığım bir başarı” olarak bahsettiğiniz dergimde, geçmişte yaşanan olumlu olumsuz örnekleri de dikkate alarak belirli kriterlerle yola çıktım. Bu temel kriterleri şöyle özetleyebilirim:
Çıkarmış olduğum Almanca yayın organları nedeniyle, Türkçe bir dergiye en fazla iki aylık periyotlarla zaman ayırabilirdim, bu nedenle dergimizi üç yıldır iki ayda bir çıkarıyoruz.
Gazete ve dergi kavramları pek dikkat edilmese de farklı içerikler taşıyor. Gazete o gün okunulur ve atılır, kimse gazeteyi pek saklamaz, oysa dergi daha uzun süreli okunma şansına sahiptir. Bugün birazı, yarın birazı okunabilir, yani daha uzun ömürlüdür. Bu nedenle dergi formatında karar kıldım. Aylık ya da iki aylık gazete olmaz, en fazla haftalık gazete olabilir.
Dikkatimi çeken en önemli neden şuydu: Alman yayın organlarında bizim insanlarımıza neredeyse hiç yer verilmiyordu. Yerel Alman medyasında çıkan genel profilimiz, çete savaşları, banka soygunu, cinayet vakalarında yer alan haberlere mevzu olmaktan öte değildi, bu nedenle dergimi güncel haberler yerine; yaşadığım bölgede kendi alanlarında güzel işler yapan, başarılara imza atan, kültürel çalışmalar yapan insanları, sanatla uğraşanları tanıtmayı; yaşadığımız fakat çok iyi tanımadığımız şehrimizi tanıtmayı ve bunun yanında belediyenin ve bazı kurumların Almanca bilmeyen veya az bilen vatandaşlarımıza Türkçe broşürlerle bilmeleri gereken yasal düzenlemeler ve uygulamalar hakkındaki bilgilendirmeyi, ana dillerinde aktarmayı hedef alan bir çizgi edindim… Haber yerine, yerel bilgiyi temel alan bir dergi.
Bir derginin içeriği kadar baskı ve kağıdının kalitesinin de önemli olduğunu fark ettim. Bu nedenle dergimin basım ve kağıt kalitesine önem verdim ve yaşadığım şehirdeki Alman dergileriyle rekabet edebilecek özellikte baskı ve kuşe kağıda karar verdim.
Derginin herhangi bir politik veya dini, mezhebi bir görüşü olmamalıydı. Bu sayede dergimiz her kesimden insana ulaşmalıydı.
Her eve bir dergi konseptiyle, nüfus oranımızdan yola çıkarak dergi adedini belirledik.
Yüzde 100 yerel bir dergi olmalıydı ve her yere dağıtılmalıydı.
Dergi her aşamada, katkı sunmak isteyen herkese açık olmalıydı.
Temelde bu kriterlerle çıkarttığım “Bizim Aachen” dergisi, üç yıldır aynı çizgide çıkmaktadır. Okurlarımızdan gelen haberlere de yer vermek konusundaki eleştirilere de cevap olabilmek amacıyla da “Sizin Aachen” diye yeni bir dergiye de başlamayı düşünüyoruz, bu tamamen okuyucudan gelen haberlerden oluşacak. Kendi alanında farklı bir dergi planlıyoruz.
Başka bir alandan, ani bir kararla basın sektörüne geçmiş birisi olarak aklıma gelen ilk şey bir Türkçe dergi olmadı. Almanya’da yaşayan biri olarak hedef kitlemi Almanlar ve hatta hâlâ yazılı basını okuma alışkanlığı olan bir nesile yönelik (50 yaş ve üzeri) bir dergiyi dokuz yıldır çıkarmaktayım. Bizim Aachen dergisi açık söylemek gerekiyor ki eksikliğini duyduğum ve ben yapmazsam başka birilerinin yapmayacağını düşündüğüm bir şeydi. Başarı dediğiniz şeyin belki de temeli şu: Alman mantığıyla bir Türkçe dergi çıkarıyorum, dergimizin internet adresi www.bizimaachen.de, orta vadedeki planlarım için de internette bir ismi şimdiden satın aldım: www.bizim.nrw… Fakat online dergi olarak değil, sadece dergimiz hakkındaki bilgilere online ulaşılabilecek internet siteleri.
Son olarak şunu söylemek isterim; yerel bazdan biraz daha ileriye gitmek istiyorsak güçlerimizi birleştirmeliyiz, bu alanda ben herkese, her yerde, her türlü katkıyı vermeye hazırım. Gerek birleşerek daha genel alanlarda Türkçe dergi çıkarma konusunda, gerekse de basın sektöründe olan dostlarımın, Almanca yayınlar çıkarma istekleri konusunda deneyimlerimden faydalanmak istemeleri halinde severek katkı sunabilirim. (FHF)

AACHEN – www.avrupa-kultur.eu

GAZETECİ VE YAZARLARDAN BASKIYA ÇAĞRI

Türkiye’de İMC TV ile Hayatın Sesi televizyon kanallarının yayın yaptığı binaların mühürlenmesine tepkiler sürüyor. Birleşik Haziran Hareketi’nin daveti ile basına yönelik baskılara karşı bir imza kampanyası başlatıldı.

Türkiye’deki darbe girişimi sonrasında radyo ve televizyon kanalları ile gazetelerin kapatılmasına karşı, gazeteci ve yazarlar tarafından başlatılan kampanya “halkın haber alma hakkına sahip çıkıyoruz” başlığını taşıyor. Deutsche Welle Türkçe’nin haberine göre imza kampanyasına aralarında Ahmet Şık, Ahmet Ümit, Emrah Serbes, Zülfü Livaneli, Banu Güven gibi çok sayıda gazeteci ve yazar destek veriyor.
İmza kampanyası kapsamında yayımlanan “Sesler ve Renkler Susturulamaz” başlıklı çağrı metninde OHAL kapsamında çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnameler ile radyo ve televizyon kanallarının, gazetelerin kapatılması eleştirildi. “Darbe girişimi bastırıldı ama bir darbe dönemi, AKP’nin OHAL’iyle yaşanıyor” ifadesinin yer aldığı metinde, “OHAL’e dayanarak kapatma kararları, polis baskınları, gözaltılarla halkın haber alma hakkının engellenmeye, AKP’ye karşı olan herkesin susturulmaya çalışıldığına” dikkat çekildi.
İMC TV ile Hayatın Sesi televizyon kanalları ile Yön ve Özgür Radyo’ya yapılan polis baskınlarına ilişkin olarak metinde “İMC TV, Hayatın Sesi TV, Yön ve Özgür Radyo’ya yönelik bu zorbalığa karşı yan yana, omuz omuza durarak hayatın tümüyle karartılmasına karşı duracağız” denildi. Metinde, “medyaya yönelik baskılara karşı olan tüm sesleri, İMC’nin, Hayatın Sesi’nin ve susturulmak istenen tüm seslerin sesi” olma çağrısı yapıldı.
İstanbul’da protesto gösterisi
Radyo ve televizyon kanallarının polis baskınlarıyla mühürlenmesini, yayınların karartılmasını protesto etmek için İstanbul Galatasaray Lisesi’nin önünde Salı akşamı bir gösteri düzenlendi. Kapatılan radyo ve televizyon kanallarının çalışanları ile sendikaların desteklediği gösteride, “haber alma hakkımız engellenemez” “özgür basın susturulamaz,” “İMC TV kapatılamaz” yazılı pankart ve sloganlar dikkati çekti.
Daha önce TÜRKSAT’tan çıkartılan ve uydu üzerinden yayın yapması engellenen İMC TV’nin geçen hafta internet üzerinden erişimi yasaklanmıştı. İMC TV’nin yanı sıra Hayatın Sesi TV ve TV 10 ile Özgür Radyo’nun da internet sayfalarına erişim engellenmişti. Kanun Hükmünde Kararname uyarınca geçen hafta ayrıca uydu üzerinden yayın yapan 12 televizyon ve 11 radyo kanalı kapatılmıştı.

TAZ: “KARAR DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ GÜÇLENDİRDİ”

Alman komedyen Böhmermann hakkında açılan soruşturmada takipsizlik kararı ile Suriye konusunda ABD-Rusya ilişkilerinin soğumaya yüz tutması bugünkü Alman basınından seçtiğimiz yorum konularını oluşturuyor.

Deutsche Welle Türkçe’den Çelik Akpınar’ın haberine göre Alman komedyen Böhmermann hakkında açılan soruşturmada takipsizlik kararı ile Suriye konusunda ABD-Rusya ilişkilerinin soğumaya yüz tutması bugünkü Alman basınından seçtiğimiz yorum konularını oluşturuyor.
Mainz Savcılığı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle Alman komedyen Böhmermann hakkında açılan soruşturmada takipsizlik kararı verildiğini duyurdu. Konuyu Berlin’de yayımlanan Die Tageszeitung yorum köşesine taşımış:
“Başbakan Merkel’in Böhmermann hakkında soruşturma açılmasına izin vermesi doğruydu. Sonuçta ne kadar anlamsız olursa olsun (yabancı ülke temsilciliklerine ve devlet temsilcilerine hakareti düzenleyen) 103. madde var, ayrıca federal hükümetin soruşturmaya izin vermesini düzenleyen 104/a maddesi bulunuyor. Elbette ki soruşturma açılmalıydı. Soruşturmanın ucu ise açıktı. Bunun böyle olması, işleyen kuvvetler ayrılığına sahip bir hukuk devletini Türkiye gibi ülkelerden ayırıyor. Sadece bu yol, yani soruşturma, tartma ve karar süreci tüm taraflar açısından adil bir süreç. Türkiye Cumhurbaşkanı kendini hakarete uğramış hissetti. Alman hükümeti ise bu suçlamayı popülist bir tarzda bir kenara atmadı, bilâkis bunu incelemeye aldı. Sonuçta düşünce özgürlüğü güçlendi, süreç iyi yürüdü.”
Dithmarscher Landeseitung ise Böhmermann olayında Almanya adalet makamlarının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı çifte cezalandırmasının gündeme gelebileceği görüşünü yorumunda savunuyor:
“Türkiye yönetimi kastî hakaret içeren şiiri devlet sorunu haline getirdi. Akabinde federal hükümet Erdoğan’ı mülteciler konusunda ürkütmemek için yabancı devlet temsilcilerine hakaret suçunu düzenleyen maddeyi uygulamaya izin verdi. Ama hepsi boşunaydı. İddia makamı Böhmermann’ın savunmasına benzer bir biçimde, şiirin ifade özgürlüğünün sınırını aştığına örnek gösterilebileceği, ancak suç eylemi olarak değerlendirilemeyeceği görüşünü benimsedi. Eğer Hamburg Asliye Hukuk Mahkemesi de Ankara’nın istemediği bir biçimde karar verecek olursa, o zaman Orta Avrupa’nın özgürlük anlayışı ile Ön Asya’daki hakarete uğrama duygusu arasındaki büyük uçurum daha da derinleşecek ve Erdoğan Alman adaletinin iki kez tokadına maruz kalmış olacak.”
Suriye konusunda ABD ile Rusya arasında bir restleşme yaşandı. Rusya, ABD’nin Suriye’deki taahhütlerini yerine getirmekte başarısız olduğunu ileri sürerek plütonyum anlaşmasını askıya aldığını açıkladı. Buna karşılık ABD de Rusya’nın geçen ay ateşkesin yeniden canlandırılması amacıyla yapılan anlaşmaya bağlı kalmadığı ve Suriye’de sivilleri hedef aldığı suçlamasında bulanarak ateşkes görüşmelerini askıya aldığını ilan etti. Mannheimer Morgen gazetesinin yorumunu okuyoruz:
“ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin Rus mevkidaşı Sergey Lavrov ile yaptığı bir dizi görüşme turundan ve çok sayıdaki telefonlaşmalardan sonra Washington, Moskova ile bir görüşme zemini bulunmadığını kavradı. Rusya şu sıralarda Suriye’de bir ateşkes anlaşmasına istekli değil; daha ziyade savaş meydanlarında fiili durum yaratmaktan yana. Bu belki kulağa alaycı bir tavır gibi gelebilir ama durumu değiştirmek mümkün değil. Buna rağmen ABD’nin Suriye’deki fiyaskodan sadece Rusya’yı sorumlu tutması işin kolayına kaçmak olur. Rusya’nın iç savaşın hüküm sürdüğü Suriye’de bundan bir yıl önce savaşa dahil olması ile her şeyin daha da kötüye gittiği doğru bir saptama. Ama ABD Başkanı Barack Obama acaba bundan önceki dönemde orada ne yapmıştı?”
Märkische Allgemeine adlı gazetenin aynı konuya ilişkin yorumunda ise şu görüşler dikkat çekiyor:
“Moskova’nın tam da şimdi, silahsızlanma mekanizmasına çomak sokması Batı’nın içinde bulunduğu son derece zor süreçte yara almasına sebep oluyor. Şu sırada başkanlık seçimi mücadelesi ile haşır-neşir olan Amerika, süper güç olarak yeniden ve daha fazla kendi gücüne dayanıp dayanmayacağına karar verme aşamasında. AB de İngiltere’nin Birlik’ten ayrılma kararı, mülteci krizi ve yeni milliyetçi akımlar nedeniyle öncelikli olarak kendisiyle meşgul. Tüm bunlara ek olarak bir de son dönemde yaşadığı bir takım belirsizliklerden sonra daha fazla Rusya’ya yanaşmakta olan Türkiye’nin durumu var.”

Bu yılın sorusu yaz aylarında, piyasanın içinden ve resmen doğrulanmayan Türkçe gazetelerin satış rakamlarıyla ortaya çıkmıştı: Bu gazeteler ne zaman tamamen ortadan çekilecek?

Bayi satışları yerlerde sürünen, abone diye bir şeyi ise neredeyse tanımayan günlük Türk gazeteleri bitiyordu. Sadece bu değil…
Sadece bu değil, çünkü bazı paralel gelişmeler de vardı. Nitekim yaz aylarında Heidelberg Eğitim Bilimleri Yüksek Okulu bünyesinde ve Prof. Dr. Havva Engin danışmanlığında hazırlanan bir araştırma, acı gerçeği bir başka yüzüyle ortaya çıkardı: Türkçe, özelllikle Almanya’daki üçüncü ve dördüncü kuşak Türkiye kökenli insanlarda resmen kaybolmaya yüz tutuyordu. Ancak bu hiç öyle beklenmedik, gökten üzerimize düşmüş bir şey değildi. Bu doğrultuda ciddi göstergeler yıllar içinde birikmişti. Örneğin, medyada.
typografie_g

Her geçen gün biraz daha ölen bir sektörle karşı karşıyayız. Yaklaşık 5.5 milyon Türkiye kökenli, yani Türkçe kullanabilen insanın yaşadığı Batı Avrupa’da, günlük Türkçe gazeteler fiilen ve ekonomik gerekçeler temel alındığında, çoktan beridir bitmiş durumda. Türkçeli milyonların ilgisizliği burada bir rol oynuyor olabilir belki, ama tek neden bu mu?
Türkçe günlük gazetelerin, daha doğrusu ikisi hariç tüm çok satışlı “markaların”, Avrupa’dan çekilmesi ve bu iki markanın da çekilme yolunda olması, okurlardan çok bu markaların, yani egemenlerinin yaratıp hak ettiği bir sonuçtur. Kendi düşen ağlamaz. Hürriyet’in kimilerince efsane sahibi Erol Simavi’nin, 1990’larda o dönem Hürriyet’i İstanbul’dan yöneten Ertuğ Karakullukçu’ya, elbette kazandırdığı paralar nedeniyle, “heykeli dikilecek adam” gözüyle baktığı, hatta kimilerine göre aynen böyle söylediği, herkesin bildiği bir sırdı. Karakullukçu orta sınıflara özgü korkunç bir aşağılık kompleksini Türkçe işleyerek zincirlerinden boşanmış bir kara Türkçülük eşliğinde, hem Avrupa’daki Türkçeli toplumun bölünmesine hizmet ediyor hem de bu arada kendisinin sosyal demokrat ve hatta gerçek Atatürkçü olduğu propagandasını gazeteciler arasında yaymayı ihmal etmeden piyasa kızıştırıyor, böylece gazetenin satışını yükseltebiliyordu. Türkçe konuşan yeni Avrupalı milyonları dinci ve saldırgan milliyetçi bir cendereye alıp iyice çürütmeyi başardılar.
Medya teknolojisindeki atılımların kapıda hazır beklediği ama henüz piyasaya egemen olmadığı yıllardı. Ertuğ Karakullukçu, patronlarına, Hürriyet üzerinden uzun süre Simavi’ye, daha sonra da Aydın Doğan’a iyi paralar kazandırdı. Tabii kendisi de “umur gördü”. Hep birlikte altın yumurtlayan tavuğu kesiyorlardı aslında. Nitekim deniz, bir on yıl içinde bitiverdi. 1990’larda günlük net satışı 100 binlere bile ulaşan, çok değil bundan 15 yıl önce bazı günler 60-70 bin gazete satabilen Hürriyet, bugün artık neredeyse okurlarının yüzde 90’ını, hatta yüzde 95’ini, kaybetmiş durumdadır. Diğer gazetelerin ise zaten bir önemi bulunmuyor. Sadece siyasi gerekçelerle bayilerde “bayrak gösterdikleri” söylenebilir; tek anlamları bu.
Bütün bunların başlı başına bir gösterge olduğunu söyleme hakkımız var. Özellikle de Türkiye kökenli nüfusun aralıksız arttığı bir coğrafyada.
Neden?

YALANDAN GAZETECİ Mİ ÖLMÜŞ!

aypa-20160908_1819Önce güncel rakamlara bakalım. Bunlar piyasa içi özel bilgiler, ama resmen “belgelenmesi” elbette mümkün değil. Simgesel anlamları nedeniyle yoğun bir yanlış, hatta resmen yalan bilgi operasyonlarına konu oldukları söylenebilir. Örneğin, piyasada ticari hiçbir anlam ve önemi bulunmayan Sabah’ın, Almanya’da her gün 60 bin okura ulaştığı “bilgisi” Focus dergisine gazete yöneticilerince verilebiliyor ve bu “serbest atış” o dergide yayımlanabiliyor. Bunun artık abartıyı çok aşan bir operasyon olduğu ortada.
Gerçek başka yerde.
Avrupa Kültür’ün piyasa aktörlerinden derlediği ve burada yer verdiği operasyonel bilgiler, doğruya çok daha yakınlar: 2016 yılı yaz aylarında Avrupa’daki Hürriyet’in bayi satışları 6 bin civarındaydı. Sabah’ın ve Sözcü’nün satış rakamlarının ise yaz aylarında 2 binlerde kaldığı biliniyor. Diğer iki gazete Özgür Politika ile Aydınlık ise 1000-1500 satış bandında, ticari olmanın dışında tamamen siyasi nedenlerle varlıklarını sürdürüyorlar. Her gün, iyice dar bir çevrede yine 5 ayrı Türkçe gazete bazı bayilerde görülebiliyor. Avrupa’daki bayilere 2000’lerin ilk yarısında 11-12 Türkçe gazete dağıtılıyordu.
Piyasadaki 5 Türkçe günlük gazetenin son satış rakamlarının, okul tatilinin bitmesiyle, yani eylülden sonra Türkiye’den dönecek tatilcilerin sayesinde belki yüzde 10’luk bir artış göstermesi bekleniyor. Ama felaket yine de ortada: Türkçe konuşan 5.5 milyonluk bir topluluk, günlük Türkçe gazetelere hiçbir ilgi göstermiyor. Nüfus artmış, hatta adeta patlamış, ama Almanya merkezli ve Avrupalı Türkçelilere dayalı “marka gazeteler” resmen ölmüştür. Türkçenin de ölmesi kimseyi şaşırtmayacaktır. Burada, suçun Türkçe konuşan insanlarda aranması kolaycılık olur. Her ne olursa olsun, gerçek şu: Avrupa’da yaşayan Türkçeli bir halk grubu böyle bir yayıncılığa ve hormonlu markalarına ilgi göstermiyor. Günlük gazeteleri yaşatmıyor. Alerjik bir hal bu. Soru da orada: Neden?

ACI ARAŞTIRMA: BİTİYORUZ!

Bu noktaya tekrar dönmek üzere, şimdi Prof. Dr. Havva Engin’in araştırmasına geçebiliriz. Heidelberg Üniversitesi bünyesinde faaliyetlerini sürdüren Göç Araştırmaları ve Kültürler Arası Pedagoji Merkezi Müdürü Prof. Dr. Engin, yaz ortasında, 2013-2014 öğretim yılında hazırlanan bir araştırmanın dramatik sonuçlarına dikkat çekti. Baden-Württemberg eyaletinin Baden bölgesinde Türk Dili ve Kültürü dersine devam eden öğrenciler arasında yapılan dil kullanma alışkanlıklarıyla ilgili anket çalışması, Türkçenin hızla gerilediğini ortaya çıkarmıştı.

aypa-20160908_1829

Araştırma, anne ve babasıyla sadece Türkçe konuşan çocukların oranında yarı yarıya düşüş saptarken, kardeşler arasında iletişim dilinin artık Almanca olduğunu saptıyordu. 6 bin 125 öğrencinin katılımıyla gerçekleştirilen araştırmanın sonuçlarına göre, öğrencilerin yüzde 27.8’i ailede sadece Türkçe konuşuyor, yüzde 7.9’luk bir kesim de sadece Almanca kullanıyordu. Araştırmanın altını çizdiği başka sonuçlar da vardı: Öğrencilerin yüzde 56’sı anneleriyle, yüzde 49.7’si de babalarıyla sadece Türkçe konuşuyordu. Öğrenciler evde yüzde 83.5 oranla en çok büyükanne ve büyükbabalarıyla Türkçe konuşuyor, öğrencilerin yüzde 51.5’u kardeşleriyle iletişimde sadece Almanca kullanıyordu. Kardeşler arasında hem Almanca hem de Türkçe kullanan öğrenci oranı yüzde 22.6 idi. Aralarında sadece Türkçe konuşan kardeşlerin oranı ise yüzde 16.1’e kadar gerilemişti.
Bu verilerden çeşitli sonuçlar çıkarmak mümkün oldu. Bunlardan herhalde en önemlisi, Türk öğrencilerin yarısının “Türkçesine güvenmediğini” bildirmesi. Özellikle üçüncü kuşak dediğimiz Türkiye kökenli gençlerde ve öğrencilerde yüzde 85.4’lük bir kesim Almanca bilgisinin iyi olduğu görüşünde. İkinci kuşakta bu oran yüzde 77.8 ile biraz daha geride.
Halen Alman okullarında 500 bin Türkiye kökenli öğrenci olduğunu hatırlatan eğitim uzmanları, Türkçenin İngilizce ve Fransa ile birlikte müfredata alınmasını talep ediyor. Durumun diğer Avrupa ülkelerinde daha farklı olmadığı da biliniyor. İşte Prof. Engin, yeterli ilginin gösterilmemesi durumunda Türkçenin Almanya’da orta vadede unutulan diller arasına gireceğinden emin. Havva Engin “İki dillilik büyük bir zenginlik. Almanya’da insanlar en az iki dili günlük hayatta kullanıyor. Türkçenin de okullarda ikinci veya üçüncü yabancı dil statüsü kazanması gerekir” görüşünü savunuyor.
Bu iki bilgi birleştirilerek akıl yürütülebilir. Ama bazı eklemeler yaparak: Türkçe konuşulan ailelerin çocukları, Prof. Dr. Havva Engin ve çalışma arkadaşlarını hazırladığı rapora göre ilginç gerilemelere sahne oluyor. Bunların yüzde 92’si Almanya doğumlu. Hemen hemen hepsi okul öncesi eğitim almış. Yani Almancayı neredeyse bebek yaşta öğrenmeye başlamışlar. Yüzde 67’si Türkçe ve Türk kültürü derslerine severek devam ediyor. Yüzde 57.9’u ailede iki dili de kullanıyor. Yarıdan fazlası anne ve babasıyla Türkçe konuşuyor. Kardeşler arasında Almanca kullanımı ise katılımcıların yarısından fazla. Havva Engin, eğer okulda Türkçe dersleri müfredata alınmazsa, bu eğilimin kısa sürede Türkçenin silinmesiyle sonuçlanacağı noktasında ısrarlı.

gazete_ucan

ÖLMEYE YATAN BİR SEKTÖR

Böylece gelinmesi gereken noktaya geldik. Türkçe, daha doğrusu “ana akım” medya, Avrupa’nın yerleşik büyük dilleriyle entelektüel düzlemde boy ölçüşebilecek bir kalibre gösteremiyor. Neden? Türkçe günlük gazetelerden böyle kolayca vazgeçilmesini, bu sektörün ölmeye yatmasını, okurların ilgisizliği ile açıklamak doğru değildir. O tür ilgisizliklerden bir temel neden çıkmaz. Ama bir şey çok açık: Türkçe “marka gazeteler” Avrupa’daki Türkçeli insanların ilgisini çekmiyor ve bu ana akım medyada sözcüğün derin ve geniş anlamında gazeteci de yetişmiyor.
Avrupa’da bayilerdeki toplam günlük Türkçe gazete satışı 10 bini biraz, o da belki, geçiyor. Ancak 5.5 milyon civarında Türkçe konuşan bir topluluğun yaşadığı coğrafyadayız. Adı geçen yayınların internet sitelerine, genç kuşağın görece biraz daha fazla ilgi gösterdiğini düşünebiliriz. Elbette o sitelerde günün anlamını taşıyacak derinlikte haberler arandığı kuşkuludur.
Tekrar: 1990’ların ortasında, aynı coğrafyada ve daha az sayıda Türkçeli insan varken, günlük Türkçe gazete satışı 170 bin ile 200 bin arasındaydı. 2000’lerde de bir ara 11 gazetenin Avrupa’daki gazete bayilerine dağıtıldığı biliniyor. İşin kolayına kaçmak isteyen, bu eşine az rastlanan gerilemeyi hemen internet ve televizyona bağlayabilir. Türk “marka gazeteleri”, sessiz film döneminde müzik yapan piyanistlerin sesli sinemanın yaygınlaşmasıyla sokağa atılmasına benzeyen bir kaderi yaşıyor.
Mesele çok başka aslında: Neredeyse yarım asırdır yayımlanan ana akım gazetelerde, gerçekten haber niteliği olan, araştırılıp bulunmuş, daha doğrusu üretilmiş, okur nezdinde kendisini vazgeçilmez kılan, skandal nitelikli herhangi bir haberi hatırlayan var mı? En fazla iki sermaye grubunu, özellikle de Erol Simavi ve takipçisi yayın grubunu ihya etmenin, yani iyi para kazandırmanın dışında, acaba tek bir “Bravo!” denilecek, Türkiye kökenli ve yerleşik Avrupalıları yerinden zıplatacak, hükümetleri hop oturtup hop kaldıracak, insanları şaşkınlığa sürükleyecek, zenginleştirecek, siyasal ve ekonomik iktidarları sarsan bir haber görüldü mü? Günü kurtardıkları kesin. Ama ötesi var mıydı? O zaman böyle bir basının, özellikle günlük gazetelerin ardından kimsenin ağlamayacak olması, son derece doğal. Kendi dilinden ve özgün sorunlarından vazgeçişi yaratan ve hızlandıran gazetelere, bir noktadan sonra o insanların sırt çevirmesi olağan bir gelişmedir.
Sorun içerikte. İçerik deyince de, açıklanan görüşlerin doğruluğunda veya milliyetçi/dinci duyguların kışkırtılmasında değil. Habercilik çok eksik; orada.

TEKNOLOJİK SIÇRAMA

Oysa dijital teknoloji, iyi içerikleri, iyi haberleri artık bu coğrafyanın her köşesine aynı anda taşıyabiliyor. Üretim aşaması, baskı ve dağıtım yoğun maliyet kalemlerini içermiyor. Yeni teknolojiyle, herhangi bir içerik hiçbir dağıtım engeliyle karşılaşmıyor. Bilgisayar veya akıllı telefonlar üzerinden internetle bağlantısı olan her yerde, bu içeriğe ulaşmak mümkün. Sorun, yaratıcı içerikte demek ki. Yerleşik medyada olmayan ise tam da bu. Kültür endüstrisi, önünde ana akım medyanın yürüdüğü baştan sona bir yalan dünyadır artık.
Oraya geldik. Türkçe ana akım medya sermaye gruplarının, hükümetlerle cilveleşmekten başını alıp herhangi bir “gerçek haber” üretmesi mümkün değildir. Bu, galiba artık ana akımın ve büyük markaların tanımı olmuştur: Mevcut sistemin ve patron katlarının bir parçasıdırlar. Dolayısıyla gerçekliği doğru okuyacak ve yansıtacak bir enerji içermemektedirler. Bu, Avrupa’daki Türkçe gazeteler için çok daha fazla böyledir. Ajanslardan ve Türkiye’deki merkezden gelen haberler, yorumlar, dokunulmaz tabular halinde tehlikesiz ve renksiz içeriği oluşturmakta, bu da Avrupa’daki Türkçelileri hiç ilgilendirmemektedir. Teknik ve görsel bir düzeyleri vardır, bu doğru. Ama Avrupa’daki Türkçenin, çift dilli insanların ikinci dili olduğu gerçeği de kendini zorla hissettirmektedir. Türkçeliler, sahnedeki bu bayağılığı daha fazla sineye çekmek zorunda olmadıklarını düşünmeye başladılar. Özellikle ikinci ve üçüncü kuşak sonrasında…
Türkçe okuyanlar artık ana akım medyayı parasızken bile izlemiyor, neden bir de üste para verip “paralarıyla rezil olsunlar” ki?

LAİK “BURKA”: TÜRK GAZETELERİ

Tarihsel işlevlerine bakınca, bugün daha rahat söyleyebiliyoruz: Bir tür “burka” oldular.
Gerçekten de Türkçe gazeteler bir tür “burka” oldular Türkçe okuyanlar için. Kadını böylesine, üstelik aydınlanmanın beşiği sayılan bir coğrafya olan Avrupa’da tamamen kapatılmasını kabul edemeyenlerin, “Avrupa kültürünün temeli tehdit altındadır” saptamasını buraya çekebiliriz. Türkçe gazeteler, Türkiye kökenli insanların dünyayla doğru bir ilişki kurmasını, sorular sormasını ve diğer kültürlerle eşdeğer bir alışveriş içine girmesini sağlamıyor, tersine onu bu tür ilişkilerin dışına çekiyordu. Zaten bir şok içindeki insanlarımızda büyük bir aşağılık kompleksi yaratıyor, onları kendi içlerine kapatıyordu. İslamcılığın buradaki Türkiye kökenli toplumda verimli bir toprak bulması biraz da bu “marka medyanın” marifetidir.
Druck

Avrupa’da yaşayan ama kökleri Türkiye’de bulunan bulunan bir kültür çevresi, bir halk grubu, tam bir “kasaba zihniyetinin” zincirleri içinde sömürüldü ve birilerini ihya etti. Zorlama yoktu elbette, Türk toplumu buna hazırdı, ama sonuç acımasız oldu.
Birinci kuşak okurlar Erol Simavi’yi, onu izleyen yarım kuşak da Simavi’nin devamcısı bir yayın grubunu zengin etti. Sonraki kuşaklardaysa bu ilişki tamamen koptu. İkinci ve üçüncü kuşak Türkiye kökenli insanlar, kısa sürede bu çemberi taşımayacak kadar -başta Almanca olmak üzere- Avrupa dillerine hâkim oldular. Türk gazetelerinin ölümünü, biraz da çift dilli ve dünyayı bir başka dilden kolayca ve hatta daha rahat izleyen insanlar hızlandırdı. Türkçe biliyorlardı, ama bu Türk medyasından uzak durmayı tercih ediyorlardı. O medyanın, o Türkçe gazetelerin çizdiği dünyaya çok yabancıydılar. Üstelik rahatsız edici buluyorlardı. Tedirgindiler.

AÇIK KAPI: YEREL MEDYA

Ancak insanlarımız bazı kapıları açık bıraktılar. Örneğin özellikle Almanya ve Avusturya’da bütün acemilikleriyle yerel parasız Türkçe gazetelere, hatta internetteki bölgesel haber sitelerine büyük ilgi gösterdiler. Bu ilginin hiç gerilemeden, hatta yer yer artarak sürdüğü gözleniyor. Ankara’daki siyasi iktidarın 2016’da yerel Türkçe medyayı tamamen hizaya getirmek için Avrupa’da Ankara üzerinden ve büyükelçilikler desteğiyle yürüttüğü çalışmalar (“yemleme turları”), sözü geçen sektörün önemine bir başka kanıt kabul edilebilir. Yerel Türk gazetelerindeki patlamaya bir de bu açıdan bakmak doğru olacaktır. Bir iletişim ağı yine de var, ama Türkler topluluk içi iletişimlerinde ana akım Türk gazetelerini kullanmıyorlar.
Son dönemde Avrupa’da çeşitli medya kurumlarında kendisine söz verilen Türkçe kökenli medyatörlerin, önceki kuşaktan çok daha akıcı bir Almanca, Fransızca, Flamanca, İngilizce vs. kullandığı doğrudur. Ama bu genç insanların kendilerine empoze edilen ve kendilerinden beklenen her şeyi sorgusuz sualsiz kabullendiği, örneğin içinden çıktıkları Türkiye’yi ve cumhuriyet rejimini başından sonuna kadar bir “anomali” olarak gördükleri, zaten o nedenle önlerinin açıldığı da doğrudur.
Türkçenin direnç göstermeyen, kültürsüzlüğe kapaklanan, entelektüel hiçbir sorgulama üretmeyen “kasaba medyası”, Avrupa’da bütün bayağılığıyla çökmüştür. Yerleşik günlük Türkçe gazetelerin bu sonuna fazla üzülmek, aydın kimliğinin ve Türkçenin kurtuluş içeren diğer yüzünün inkârı anlamına gelir. Bunlara “Toprağı bol olsun!” demek ve yeni yollar aramak tek çıkar yol gibi görünüyor. Onların yaptıklarını reddetmek ve yapmadıkları gerçekleştirmek, bir yeni medya sektörü doğurabilir.
Alışılmış Türkçe günlük gazeteler artık tarihe karıştı. Varlıklarını koruyanlar, bir biçimde destekle ayakta duranlar. Kitlesel bir talebin konusu değiller. Bunların nasıl gelişebileceğini sormak çok yanlış bir yerden çok yanlış bir soru sormaktır.
Artık yeni bir çağa girmiş bulunuyoruz. Medyası da herhalde yeni olacaktır.

FRANKFURT – Osman ÇUTSAY

 www.avrupa-kultur.eu

FOTO: AYPA

İLLÜSTRASYON: Ömer YAPRAKKIRAN

TÜRKİYE’DE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN ALMANYA’DA EYLEM

Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğü için ve medya organlarının susturulmasına karşı bugün Almanya’nın birçok büyük kentinde eşzamanlı eylemler yapılacak.

Alman Gazeteciler Birliği’nin (DJV) yanı sıra Demokratik İşçi Dernekleri de (DİDF) eylemlere katılma çağrısında bulundu.

DJV Genel Başkanı Frank Überall “Temel haklar çiğneniyor, Türkiye’de artık kalııntıları kalmış basın özgürlüğü tamamen ortadan kaldırılıyor. Biz gazeteciler bu eylemlerde bayrak göstermek zorundayız. Demokrasi Türkiye’de sadece kağıt üzerinde var” dedi.

Türkiye’deki basın özgürlüğü için gösteriler Berlin’de Potsdamer Meydanı’nda saat 14’de, Köln’de Heumarkt’ta saat 14’de, Stuttgart’ta Rotebühlplatz’da saat 14’de, Frankfurt’ta Hauptwache’de saat 15’de ve Hamburg Altona’da Spritzenplatz Medyanı’nda saat 15’de, Münih Stachus’ta Karlsplatz Meydanı’nda saat 15’de başlayacak.

DJV Genel Başkanı Frank Überall Köln kentindeki gösteriye katılacak.

Türkiye’de KHK kapsamında yayınlarına son verilen internetten yayın yapan ve aralarında İMC TV’nin de bulunduğu bazı televizyon kanallarına erişim engellenmiş, TÜRKSAT üzerinden yayın yapan TV10 ve Hayatın Sesi Tv’nin de aralarında olduğu 12 TV ve 11 radyo kanalının yayını da durdurulmuştu.

DW KARARLI

Deutsche Welle, Conflict Zone programının kayıtlarına el koyan Türkiye Gençlik ve Spor Bakanlığı’na dava açtı. DW Yayın Konseyi de başlatılan hukuki girişime destek verdi.

DW’nin konuya ilişkin basın açıklaması şöyle:
“Deutsche Welle (DW), gerçekleştirdiği bir söyleşisine ait video materyallerinin geri verilmesi talebiyle Ankara’da Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açmıştır.
DW’de yayınlanan Conflict Zone adlı programın moderatörü Michel Friedman’ın 5 Eylül 2016 tarihinde Ankara’da gerçekleştirdiği TV söyleşisinin çekiminden sonra video materyallerine Türkiye Gençlik ve Spor Bakanı Akif Çağatay Kılıç’ın talimatıyla el konulmuştu.
Türkiye Gençlik ve Spor Bakanlığı, DW’nin olaydan bir gün sonra öğlene kadar tanıdığı sürede kayıtların geri verilmesi talebini yerine getirmedi. Daha sonra DW’nin avukatları tarafından tanınan ikinci süre de Türk tarafınca dikkate alınmadı. DW şimdi de materyallerin geri verilmesi talebiyle Ankara’daki Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açmıştır.
Türk makamlarının tutumunu kınayan DW Genel Müdürü Peter Limbourg, konuyla ilgili açıklamasında “Bu olay, hukuk devleti ilkesi ve demokrasi ile bağdaşmamaktadır. Türk tarafının video materyalimizi derhal geri vermesini talep ediyoruz” ifadelerini kullandı.
DW Yayın Konseyi de 23 Eylül 2016 tarihinde Berlin’de gerçekleşen oturumunda, video materyallerinin geri verilmesi talebiyle başlatılan hukuki sürece açık destek verdi. DW Yayın Konseyi Başkanı Piskopos Karl Jüsten, yaptığı açıklamada “Biz sınırsız basın özgürlüğünden yanayız. Türkiye Avrupa ile sıkı bağlar içindedir. Bu basın özgürlüğü gibi demokrasinin temel ilkelerine saygı gösterilmesini de beraberinde getiriyor. Bu noktada benzer standartlar geçerli olmalıdır. Deutsche Welle’nin Türk bir bakanla yaptığı söyleşinin geri verilmesi için dava açmak zorunda kalması çok endişe verici bir durumdur” şeklinde konuştu.
Öte yandan DW Yayın Konseyi, DW’nin Türkiye’ye ve Almanya’da Türkçe konuşan insanlara yönelik gazetecilik faaliyetlerini memnuniyetle karşıladığını da vurguladı. Konsey aynı zamanda DW’nin siyasi açıdan büyük önem taşıyan hedef bölgesinde tarafsız bilgi sağlayıcı olarak sorumluluklarını yerine getirebilmesi için uygun mali koşulların sağlanmasını da talep etti. Jüsten, “Türkiye’de basın özgürlüğü ile ilgili yaşananları kabul edemeyiz. DW’nin görevi, Türkiye’de yaşayan insanları kapsamlı ve tarafsız bir şekilde bilgilendirmek ve Almanya’nın pozisyonunu iletmektir” diye sözlerini sürdürdü.
Conflict Zone, DW’nin saygın bir siyasi söyleşi programıdır. Program başta katılan konukların ülkeleri olmak üzere uluslararası ilgi uyandırmaktadır. DW’nin İngilizce televizyon programı Conflict Zone’da yer alan siyaset içerikli sohbetlerde çatışan görüşlere yer verilmektedir. Conflict Zone, tutum ve gerçeklerin sert bir şekilde mücadele ettiği bir programdır. Programın moderatörleri, konuklarının tutum ve eylemleriyle ilgili boyun eğmeden sorularını sorar. Tim Sebastian ve Michel Friedman programın moderatörlüğünü yürütmektedir.”

„BU KARAR MUHALİF MEDYAYI SUSTURMA KARARIDIR“

KÖLN – KHK (kanun hükmünde kararname) ile TV 10’un ve Hayat TV’nin yayınları durduruldu.
Avrupa Türk Gazeteciler Birliği (ATGB) üyesi de olan kanaldaki Gündem On adlı tartışma programını hazırlayıp sunan gazeteci Zeynel Gül, yayının durdurma kararını sert dille eleştirdi.
Alevi toplumun sesi olan TV10’nun kapatılmasını muhalif sese „tahammülsüzlük“ olarak niteleyen Zeynel Gül, TV10’un yayınlarına internet üzerinden devam ettiğini belirtti.
Başbakanlık emriyle OHAL kanunlarına dayanarak hukuksuz bir biçimde yayının kesildiğini kaydeden Gül kararı „Muhalif medyayı susturma kararı“ olarak değerlendirdi.
zeynel-gul3Zeynel Gül „İktidarın karşısında durabilecek bir muhalefet ne yazıkki yok. Farklı renkleri bünyesinde barındıran, barış ve özgürlükleri savunan TV10 sadece Türkiye’nin değil Avrupalı Türklerin de yakından takip ettiği bir kanal. Elbette bu karara karşı hukuksal çerçevede bazı girişimlerimiz olacak. Türkiye’de konuyla ilgili bir basın açıklaması yapıldı. Cumartesi günü de Köln’de bir basın açıklaması yaparak, TV10’un yayınlarının kesilmesini protesto edeceğiz. Toplumun kanalına sahip çıkacağına inanıyoruz. Sanıyorum yakın bir gelecekte muhalif kanallar farklı bir uyduya geçerek yayınlarına devam edecekler“ dedi.
Zeynel Gül, Gündem 10 programında göçmen sorunlarını mercek altına alan formatıyla dikkati çekiyordu.

KORKU ATMOSFERİ

bbl_2016_35_010-tdw-tuerkei-neu

2bbl_2016_35_010-tdw-tuerkei-neu

Börsenblatt, Türkiye’deki basın ve ifade özgürlüğü ihlallerine geniş yer verdi.

Avrupa Türk Gazeteciler Birliği (ATGB) Yönetim Kurulu’ndan Kemal Çalık’ın da imzasını taşıyan “Korku Atmosferi” başlıklı haberde 15 Temmuz girişiminden önce de basın ve ifade özgürlüğünün tehdit altında olduğuna ancak bu tarihten sonra tehditin devasa boyutlara ulaştığına dikkat çekiliyor